haldun açıksözlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haldun açıksözlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2016 Cuma

MERHAMET


Şiddetin bu kadar meşru ve alenen olduğu yerde merhametten bahsetmek biraz romantik kaçıyor sanırım.
Merhametin ne olduğunu unutan bizler, kelime anlamını hatırlayalım en azından.  Türk Dil Kurumu Arapça kökenli bu kelimeyi şöyle açıklıyor; Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma.
1996 yılında yaptığımız bir oyun vardı adı “Yüzünü Yitiren Şehir”. Bu oyunun başlangıcında iki dilenci, sokak insanı; ekmekle kumaşı paylaşmaya çalışıyorlar ama beceremedikleri için birbirlerini boğazlıyorlardı. Onlar birbirini boğazlarken bir sokak çalgıcısı bağırıyordu; “merhameeeet, merhameeet… Merhamet yok insandan insana, merhamet…”
Biz bu girişle birlikte yüzlerini yitiren şehirleri anlatmaya çalıştık. Hiroşima, Sivas, Kalküta vb. Şehirler yüzlerini yitirirken biz insanlarda merhametimizi yitiriyorduk aslında. Yiten yüzler bizimdi ve oyunun broşüründe şunları söylüyorduk;

“YÜZLERİMİZİ ARIYORUZ
Sabah kalktığınızda aynaya bakıp yüzünüzü bulabiliyor musunuz?
Böyle bir ülkede, böyle bir dünyada yaşıyor olmaktan dolayı utanmıyor musunuz?
Arsızca yüzünüze bakabiliyor musunuz?
Gözümüzün önünde insanlar katlediliyor, köyler boşaltılıyor, yakılıyor, kan gözyaşına karışıyor ve insanları boğuluyor, yüzsüzleştiriliyor.
Her şey ama her şey olağan hale geliyor.
Şehirler yok ediliyor...
Kentler, köyler ve insanlar yakılıyor.
Artık ortası yok, ya seyirciyiz bu vahşetin ortasında, sırasını bekleyenler olarak ya da öfkesini örgütleyip barbarlığın karşısında ezilenlerden yana saf tutup taraf olmaktayız.
Ortası yok yaşamımızın ya barbarlık gelecek ya da...
Barbarların hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz ve insanların yüzünü yitirdiğini görüyoruz.
Herkesin susup fotoların konuştuğu bir dönemi yaşıyoruz.
Medyanın yargılayıp, burjuvazi (devlet) adına infaz ettiği günümüzde yüzlerimiz gittikçe kayboluyor ve yitiyor.
Yeni bir oyunla ölümlere ağıt yakıyoruz, yok olan kentlerin ardından şiirler yazıyoruz.
Yüzünü Yitiren Şehir adlı oyunumuz, bütün dünyada yüzü kaybolmakta olan şehirlerdeki ölümlere bir ağıt yakıp, ölümü seçen ölümsüzlere saygıyla bitiyor.
Nazım Hikmet'in şiirlerinden yola çıkarak hazırladığımız bu oyun, oyunculuk performansı üzerine bir çalışmadır aynı zamanda. Uzumda yalnız kalanların hikâyesi, yok olan kentlerin ortasında yüzleşen oyuncuyu ve seyirciyi betimlemektedir.”

O dönemde birçok engelleme ve mahkemelere rağmen sanırım yetmiş gösteri yapmışızdır.
Yıllar sonra yani tam on yıl sonra 2006 yılında “Merhamet” adlı bir sokak oyunu yaptık. Ankara Tiyatro Festivalinin açılış oyunu olarak hazırlamıştık.
“Memed’ten Memed’e merhamet yok’” çığlıklarıyla Ankara ve İzmir sokaklarında sergiledik. Oyunumuzu şöyle tanıtmıştık;
“Töreler insan hayatının yaşam kaynaklarıdır, aynı zamanda da ölüm kaynaklarıdır.
“Suç ve Ceza” hep sorgulana gelmiştir toplumsal hayatımız boyunca ve nedense suçlu hep güçsüzler olmuştur.
Güçlülerin haklı güçsüzlerin suçlu olduğu bu dünya da; kadınlar, çocuklar ve gençler hep ezilmektedir.
Hep bir yasa adına; “egemenlerin bekası için” ceza kesilecektir. Hepimiz bu dünya da yaşıyoruz ve unutmayalım ki komşumuzun evinde yanan ateş bize de sıçrayacaktır.
İnsanoğlu doğduğunda suçlu olarak doğmaz. Onu suçlu yapan koşullar asıl suçtur, suçludur.
11. ULUSLARARASI ANKARA TİYATRO FESTİVALİ açılış oyunu olarak oynadığımız oyunumuz sokakta nasıl sesimizi duyurmak istiyorsak öyle gerçekleştirilmiştir. Canımız yanar gibi değil canımız yana yana bağırıyoruz; töre adı altında süren bu cinayetleri durdurmalıyız. Biliyoruz ki bu kapitalist düzenin; ucuz iş gücü ve göç çarpıklığı içinde insanın un ufak edilişinin hikâyesidir, töre cinayetleri.
Ölen her insan, patlayan her mayın, yakılan her köy, beslemektedir töre denen kanlı vahşeti...”

Oyun töre cinayetlerine bir parmak basıyordu. Emmisi tarafından tecavüze uğrayıp hamile kalan genç kız, inandıramaz ailesini. Aile meclisi karar vermiştir, kız infaz edilecektir. Küçük erkek kardeşe düşer görev ve ailenin önünde gerçekleşir infaz. Kardeşini öldürmek zorunda kalan küçük kardeş merhametine yenik düşer ve bunu fark eden baba ona şiddet uygular. Evden kaçan çocuk şehirde yaşayan emmisinin eline düşer. O artık bir kapkaççıdır. Tiner çekip kapkaç işleri yapar. Paraları emmi toplamaktadır. Bir gün çocuğun getirdiği parayı beğenmez emmi ve hem döver çocuğu hem de tecavüz eder. Böylece şiddet sarmalı egemenlerin, güçlülerin elinde güçsüzlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır.

Anlattığım bu oyunu aynen böyle 2007 yılının Ekim ayında Rakka’da bir tiyatro festivalinde salonda sergiledik. Yanlış okumadınız, Suriye’nin Fırat nehri üzerinde bulunan ve şimdilerde katil sürüsü İŞİD çetelerinin başkenti olan Rakka. Orada her yıl düzenlenen festivale Türkiye’den biz katıldık. Ürdün, Lübnan, Mısır gibi ülkelerden Arapça oyunlarıyla katılan grupların yanında Türkçe bir oyunla katılmıştık. Sözün az olduğu beden diliyle anlattığımız ve onlarında çok aşina oldukları konular olduğu için anlama sorunu yaşanmadı. Festivalin kapanış oyunu olan gösterimizden sonra söyleşi yapıldı. Oyunda genç kıza tecavüz sahnesi gösterilmiyor ama simgesel bedensel dille erkeğe tecavüz gösteriliyordu. Bazı Sanat edebiyat insanları bunu eleştirdiler. Çok rahatsız edici bulduklarını hatta iğrenç bulduklarını belirtiler. Ben ne diyeceğim nasıl derdimi anlatacağım diye düşünürken, dinleyicilerin arasından genç ve Arap güzeli denebilecek bir kadın söz aldı;
“Neden rahatsız oldunuz? Biz kadınlar her gün her saat yaşıyoruz bu gerçeği. Sahnede tecavüze uğrayan bir kadın olsaydı zevkle seyrederdiniz. Ama erkek olunca rahatsız oldunuz, değil mi? Ben arkadaşları sonuna kadar destekliyorum, kolayı değil zoru seçmişler, kadınların yanında ezilenlerin yanında yer almışlar. Siz erkekler içinizde ki şiddet ve tecavüzün meşruluk zeminini sorgulayın bence. Yoksa bu oyunda olduğu gibi daha çok iğrenç gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırsınız.”
Doğal olarak ben cevap hakkımı kullanmadım çünkü benim yerime o güzel kadın cevabı vermişti.
Ne garip değil mi, erkeğe tecavüz sahnesini iğrenç bulan insanların şehrinde şimdi dünyanın en iğrenç örgütü iktidar kurmuş. Şiddetin ve tecavüzün en iğrençlerini dünyanın gözlerine sokarcasına gerçekleştiriyorlar. Adeta kadınlar, çocuklar, insanları onların zevk sapkınlıklarının aracı olmuş durumda. Yaptıkları bu sapkınlıkları da insanların gözüne sokarcasına kameralarla çekiyor ve dünyaya sosyal medyadan yayıyorlar. Adeta şiddet pornografisine dönüşen bu görüntüler, alışkanlık ve aşinalık sağlıyor insanlarda.

Neye yaradı insanların acıma duygusunu yani merhameti unutmamalarını sağlayabildik mi bilmiyorum ama bugün hala ihtiyaç duyduğumuz bir insani duygu merhamet.



11 Nisan 2014 Cuma

KENDİMİ İHBAR EDİYORUM!

11 Nisan 2014/Adana
1988’den bugüne tiyatro yapıyorum.
Her yerde ‘sokağın’ tiyatrosunu yaşatmaya çalıştım. Ezilenlerin, işçi sınıfının taleplerini tiyatronun diliyle salonlarda, sokaklarda ve alanlarda dillendirdim.
Kürt halkına yapılan zulme karşı çıkmak için “Newroz Piroz Be!” dedim.
Alevilerin hakları için “2 Temmuz 1993’te Ateşten Semah” oldum.
Ermeniler’e yapılanları unutturmamak için “Agop” oldum.
Kadın cinayetleri olmasın diye erkek egemen sistemin yıkılmasını istedim.
Talana, yalana, hırsızlara karşı oldum ve onları isim isim deşifre ettim.
Küçük, Ağar demeden katilleri sahnelerden söyledim.
Savaşa karşı oldum, anti militarist oyunlar oynadım.
Diktatörün askerine de siviline de, faşist dedim ve karşı oldum oyunlarımda.
“Nükleere Hayır”, “Hescilere Hestirin Gidin”,  dedim sahneden.
İnsanın ve emeğin en kutsal değer olduğunu anlattım Laz Marks’la.
İşçilerin grevlerini direnişlerini anlattım. Her “1 Mayıs’ta Taksim”e çıkmak istedim, çıktım, çıkacağım.
Gezi Ruhu’nu ve düşünü anlatıyor ve paylaşıyorum şimdilerde. Dünya halkları yoldaş olsun, kendi dilinde, renginde, inancında barış içinde bir ara da yaşasın diye; daha çok GEZİ, daha çok çArşı olalım diyorum.
İsyanlaşmayan insanlaşamaz…
Özgür olmak için GEZİ’leşmek gerekir…
Tiyatro sahnesinde ve sokaklarda bunları söylemeye devam ediyorum…

11 Nisan Ceyhan/ Azerbeycan Parkı saat 19.00 (İsyanın Güncesi)
12 Nisan İskenderun/ Belediye Tiyatro Salonu saat 19.00 (İsyanın Güncesi)
18 Nisan Keşan/ Tiyatro Salonu 19.00 (Laz Marks)
19 Nisan Tekirdağ/ Eğitimsen (söyleşi)
25 Nisan Karaburun/ Börklüce Buluşması
27 Nisan Trabzon/ 1 Mayıs Şenliği (Laz Marks)
1 Mayıs Taksim’deyiz…
Haldun Açıksözlü 
 Canşenliği Oyuncuları
05337375653


4 Ekim 2013 Cuma

Haldun Açıksözlü’den “Çarşı” kitabı…

Gezi Parkı olaylarında adı protestolara karışan “Çarşı” grubu kitap oldu.Yazar Haldun Açıksözlü'nün Destek Yayınları'ndan çıkan son kitabı, Çarşı’yı sıcak bir dille anlatıyor.
“Laz Marks” oyunuyla tanınan Haldun Açıksözlü, Çarşı’nın kitabını yazdı.Açıksözlü’nün “Çarşı’yı ararım abi!” adlı kitabı Destek Yayınları tarafındançıkarıldı.
Kitaptan bazı bölümler şöyle:
"Futbol ya da din kendi başına afyon değildir. Onları afyonlaştıran,kendi amaçları ve halkları uyutmak için kullanan iktidarlardır. Şimdilerdeiktidarlara karşı halkların, toplumların özgürlüğü, eşitliği ve demokrasisiiçin futbol taraftarları sahaya indi. Çarşı bunların öncüsü oldu. Onun için,Gezi direnişinde gazdan, coptan canı yanmış bir direnişçi şunu yazıyor duvara:Bundan böyle polisi değil Çarşı’yı ararım abi!
O yılları bilenler bilir; “beşibiryerde”nin iki yıl önce (12 Eylül 1980)askeri darbe yapıp iktidarı ele geçirdiği günler. Her yerin dumanla kaplandığı,sisli puslu, kasvetli günler. Aman aman çaresiz kaldığımız, kaçarken dağlarıaşıp, yârden uzak âlemlere daldığımız zamanlar...
Giderek kanımızın zehirlendiği; yoldan çıkanların kurda kuşa yem olduğu;sevginin, aşkın, yani her şeyin yalan olduğu tarihin başlangıcıydı o günler.Kısaca halimiz dumandı, gerisi teferruat...
İyi taraftarı da vardı, daha renkli TV’ye geçilmemişti ve bütüntelevizyonlar Beşiktaşlıydı zorunlu olarak... Özel kanallar, AVM’ler, TOKİ’lerdaha yüzünü göstermemiş ve mahalleler yeni göç dalgasıyla çözülmemişti. Yanisüpermarketler olmadığı için, mahalle bakkalımızla selamlaştığımız hatta tavlaoynadığımız günlerdi.
İnsan asmanın olağan sayıldığı, gözaltında kayıpların ve cezaevindeölümlerin yaşandığı acı dolu, kasvetli, dumanlı günler...
Mahallelisi, esnafı ve Türkiye’nin efsanevi takımıyla bir başka yerdirBeşiktaş. Sadece bir semt değil; aynı zamanda o yıllardan bugüne taşıdığı biryaşam tarzının da yaşatıcısı olmuş bir simge.
Çarşı’nın kurucularından Cem Abi (Sarı) anlatıyor:
“1982 yılında Beşiktaş tribününe takılan Optik, Ercü, ben ve beş ontaraftar arkadaş bir araya geldik. Semtimizde FB ağırlıklı gruplar vardı, bizde semtimizin takımına sahip çıkmak için bir grup kuralım dedik... Sonra adıÇarşı olsun dedik.
Arkadaş grubuydu önceleri, maça birlikte gidiyor, stadyumda yan yanaoturuyorduk... Ondan sonra diğer mahallelerden, diğer semtlerden, diğerşehirlerden, diğer ülkelerden insanlar bize gelmeye başladı ve bayağı birbüyüdük.”
İşte efsane Çarşı böylesi bir ortamda ve bu sadelikte kurulmuş. Sonramilyonları kucaklayan bir taraftar grubuna dönüşmüş. Politik tutumu da olan birtaraftar gurubu çarşı: Haksızlığa karşı, ezilenin yanında. Futbol ve siyasethep bir arada olmuş zaten; bazen iktidar futbolu kullanmış bazen muhalefet. Biroyun olan futbol hiçbir zaman sadece futbol olmamış.
Başka amaçlar için kullanılmış bazen. Hayatında hiç maç yapmamış hattastadın yanından bile geçmemiş insanlar kulüp yöneticiliği, başkanlığıyapıyorlar. Alacakları ve almış oldukları ihalelerin üstünü örtmek içinkullanıyorlar taraftarlığı. Toplumsal bir baskı oluyor tuttuğu takım. Öyle ki,ülkemiz büyük holdinglerinden bir ailenin üç bireyi, üç ayrı takımınyönetimlerinde yer alıyor. Bu da tesadüftür her halde. Bir de takım başarılıoluyorsa o zaman daha çok hak ediyor ihaleyi iş adamı. Hem takım tutarak avamlaişçi sınıfıyla eşlik-eşitlik kurulmuş oluyor ve aradaki ekonomik makasçakılmıyor.
Yerel ya da genel iktidarlar mahalle takımlarına kadar yaptıkları ziyaretve katkılarla futbolu nasıl “sevdiklerini” ve “desteklediklerini” her fırsattagösteriyorlar. Takımın yöneticisi muhalifse ya da ihalelerde yandaş firmalararakipse, o zaman vay haline. İktidarın gazabından kaçamazsın. Elbet hesabınıverirsin, futbolu alet ettiğin şeylerin uğruna…
Bir yanıyla futbol kitlelerin afyonu oluyor. Tıpkı din gibi.
Bu afyonlar sayesinde eşitsizlik, adaletsizlik ve ekonomik uçurum yoksayılıyor görülemiyor büyük yığınlar tarafından. Öyle zamanlardayız ki futbol;çaresizlerin çaresi, umutsuzların umududur. Futbol ya da din kendi başına afyondeğildir. Onları afyonlaştıran, kendi amaçları ve halkları uyutmak içinkullanan iktidarlardır.
Şimdilerde iktidarlara karşı halkların, toplumların özgürlüğü, eşitliği vedemokrasisi için futbol taraftarları sahaya indi. Çarşı bunların öncüsü oldu.
Onun için, Gezi direnişinde gazdan, coptan canı yanmış bir direnişçi şunuyazıyor duvara:
“Bundan böyle polisi değil Çarşı’yı ararım abi".


HALDUN AÇIKSÖZLÜ
1968 Ankara doğumlu, Ankara Ü. Dil ve Tarih Coğrafya F. Tiyatro Bölümümezunu, 1991 de Canşenliği Oyuncuları’nın kurucusu. Çocuklar için masallar(Bizim Ezop Masalları) ve tiyatro (Hayata Hazırlanıyoruz-Birlikte Öğreniyoruz)kitapları yazdı. Laz Marks (politik stand-up) gösterisiyle Türkiye’yi ve Avrupa’yı dolaştı.