4 Ekim 2013 Cuma

Haldun Açıksözlü’den “Çarşı” kitabı…

Gezi Parkı olaylarında adı protestolara karışan “Çarşı” grubu kitap oldu.Yazar Haldun Açıksözlü'nün Destek Yayınları'ndan çıkan son kitabı, Çarşı’yı sıcak bir dille anlatıyor.
“Laz Marks” oyunuyla tanınan Haldun Açıksözlü, Çarşı’nın kitabını yazdı.Açıksözlü’nün “Çarşı’yı ararım abi!” adlı kitabı Destek Yayınları tarafındançıkarıldı.
Kitaptan bazı bölümler şöyle:
"Futbol ya da din kendi başına afyon değildir. Onları afyonlaştıran,kendi amaçları ve halkları uyutmak için kullanan iktidarlardır. Şimdilerdeiktidarlara karşı halkların, toplumların özgürlüğü, eşitliği ve demokrasisiiçin futbol taraftarları sahaya indi. Çarşı bunların öncüsü oldu. Onun için,Gezi direnişinde gazdan, coptan canı yanmış bir direnişçi şunu yazıyor duvara:Bundan böyle polisi değil Çarşı’yı ararım abi!
O yılları bilenler bilir; “beşibiryerde”nin iki yıl önce (12 Eylül 1980)askeri darbe yapıp iktidarı ele geçirdiği günler. Her yerin dumanla kaplandığı,sisli puslu, kasvetli günler. Aman aman çaresiz kaldığımız, kaçarken dağlarıaşıp, yârden uzak âlemlere daldığımız zamanlar...
Giderek kanımızın zehirlendiği; yoldan çıkanların kurda kuşa yem olduğu;sevginin, aşkın, yani her şeyin yalan olduğu tarihin başlangıcıydı o günler.Kısaca halimiz dumandı, gerisi teferruat...
İyi taraftarı da vardı, daha renkli TV’ye geçilmemişti ve bütüntelevizyonlar Beşiktaşlıydı zorunlu olarak... Özel kanallar, AVM’ler, TOKİ’lerdaha yüzünü göstermemiş ve mahalleler yeni göç dalgasıyla çözülmemişti. Yanisüpermarketler olmadığı için, mahalle bakkalımızla selamlaştığımız hatta tavlaoynadığımız günlerdi.
İnsan asmanın olağan sayıldığı, gözaltında kayıpların ve cezaevindeölümlerin yaşandığı acı dolu, kasvetli, dumanlı günler...
Mahallelisi, esnafı ve Türkiye’nin efsanevi takımıyla bir başka yerdirBeşiktaş. Sadece bir semt değil; aynı zamanda o yıllardan bugüne taşıdığı biryaşam tarzının da yaşatıcısı olmuş bir simge.
Çarşı’nın kurucularından Cem Abi (Sarı) anlatıyor:
“1982 yılında Beşiktaş tribününe takılan Optik, Ercü, ben ve beş ontaraftar arkadaş bir araya geldik. Semtimizde FB ağırlıklı gruplar vardı, bizde semtimizin takımına sahip çıkmak için bir grup kuralım dedik... Sonra adıÇarşı olsun dedik.
Arkadaş grubuydu önceleri, maça birlikte gidiyor, stadyumda yan yanaoturuyorduk... Ondan sonra diğer mahallelerden, diğer semtlerden, diğerşehirlerden, diğer ülkelerden insanlar bize gelmeye başladı ve bayağı birbüyüdük.”
İşte efsane Çarşı böylesi bir ortamda ve bu sadelikte kurulmuş. Sonramilyonları kucaklayan bir taraftar grubuna dönüşmüş. Politik tutumu da olan birtaraftar gurubu çarşı: Haksızlığa karşı, ezilenin yanında. Futbol ve siyasethep bir arada olmuş zaten; bazen iktidar futbolu kullanmış bazen muhalefet. Biroyun olan futbol hiçbir zaman sadece futbol olmamış.
Başka amaçlar için kullanılmış bazen. Hayatında hiç maç yapmamış hattastadın yanından bile geçmemiş insanlar kulüp yöneticiliği, başkanlığıyapıyorlar. Alacakları ve almış oldukları ihalelerin üstünü örtmek içinkullanıyorlar taraftarlığı. Toplumsal bir baskı oluyor tuttuğu takım. Öyle ki,ülkemiz büyük holdinglerinden bir ailenin üç bireyi, üç ayrı takımınyönetimlerinde yer alıyor. Bu da tesadüftür her halde. Bir de takım başarılıoluyorsa o zaman daha çok hak ediyor ihaleyi iş adamı. Hem takım tutarak avamlaişçi sınıfıyla eşlik-eşitlik kurulmuş oluyor ve aradaki ekonomik makasçakılmıyor.
Yerel ya da genel iktidarlar mahalle takımlarına kadar yaptıkları ziyaretve katkılarla futbolu nasıl “sevdiklerini” ve “desteklediklerini” her fırsattagösteriyorlar. Takımın yöneticisi muhalifse ya da ihalelerde yandaş firmalararakipse, o zaman vay haline. İktidarın gazabından kaçamazsın. Elbet hesabınıverirsin, futbolu alet ettiğin şeylerin uğruna…
Bir yanıyla futbol kitlelerin afyonu oluyor. Tıpkı din gibi.
Bu afyonlar sayesinde eşitsizlik, adaletsizlik ve ekonomik uçurum yoksayılıyor görülemiyor büyük yığınlar tarafından. Öyle zamanlardayız ki futbol;çaresizlerin çaresi, umutsuzların umududur. Futbol ya da din kendi başına afyondeğildir. Onları afyonlaştıran, kendi amaçları ve halkları uyutmak içinkullanan iktidarlardır.
Şimdilerde iktidarlara karşı halkların, toplumların özgürlüğü, eşitliği vedemokrasisi için futbol taraftarları sahaya indi. Çarşı bunların öncüsü oldu.
Onun için, Gezi direnişinde gazdan, coptan canı yanmış bir direnişçi şunuyazıyor duvara:
“Bundan böyle polisi değil Çarşı’yı ararım abi".


HALDUN AÇIKSÖZLÜ
1968 Ankara doğumlu, Ankara Ü. Dil ve Tarih Coğrafya F. Tiyatro Bölümümezunu, 1991 de Canşenliği Oyuncuları’nın kurucusu. Çocuklar için masallar(Bizim Ezop Masalları) ve tiyatro (Hayata Hazırlanıyoruz-Birlikte Öğreniyoruz)kitapları yazdı. Laz Marks (politik stand-up) gösterisiyle Türkiye’yi ve Avrupa’yı dolaştı.

18 Eylül 2013 Çarşamba

YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM CANCAĞZIM, YEPİSYENİ ŞEYLER!




“Bacular, uşaklar titreyunda kendunuza gelin da! Ne duruyorsunuz, hayde sahaya çıkalım bu maçu alalım. Başka yolu yok uşağum çıkacağız sahaya alacağuz bu maçu!”
Üç yüz maçı aşkındır bu çağrı ile bitiriyoruz maçları, oyunları. Gezi Direnişinden iki, hafta önce 16 Mayıs da İzmir Ege Üniversitesinde ve bir hafta önce 21 Mayıs da İstanbul Şişli’de yine aynı çağrı ile bitirdik maçları. Sonra Avrupa da aynı çağrıları yaptık.
31 Mayıs ve onu takip eden günlerde insanlar sokaklara çıktı ve ağaçlarına, parklarına derken özgürlüklerine, onurlarına sahip çıktılar. Şimdide o günden sonra çıktıkları sokakları, parkları ve alanları terke etmiyorlar.
Bizim maçların ne kadar etkisi oldu bilinmez ama küçükte olsa kendimize bir pay çıkarıyoruz.
Muktedirin kibirli halleri ve padişah özentisi davranışları insanları sokaklara döktü.
12 Eylül’den sonra bizler yani devrimciler, Kürtler, sosyalistler hep alandaydık ve payımıza düşen, biber gazı, cop, kurşunlar yani devlete ait orantısız ne varsa alıyorduk. Ancak üstüne ölü toprağı dökülen halkımız ilk defa(!) alanlara çıktı. Başta gençler olmak üzere korku duvarını yıktılar ve daha önemlisi, muhteşem muktedirin karizmasını çizdiler. Çılgına dönen kibirli firavun, sinir krizleri geçirse de artık insanların evlerine geri dönecekleri yok gibi.
Gezi ve Taksim direnişi bütün ülkeye yayıldı. Özgürleşme çığ gibi büyüdü. Özgürlük ancak yaşayanların bileceği bir olgudur. Şimdilerde doksan kuşağı sokağa çıkıp özgürleşti ve artık eve dönüp TV’lerin ya da bilgisayarların başına geçmek istemiyor.  Ha bu aradan unutan yaşlı, eskilerde yeniden hatırladılar hem özgürlüğü hem paylaşımı, komünü dayanışmayı öğrendiler.  Yaşayıp öğrenmeye devam ediyorlar.
Ülkenin birçok yerine yayılan park forumları ve ramazan nedeniyle başlatılan yeryüzü iftar sofraları; hepimize yeni, yepisyeni şeyler yaşatmaya devam ediyor. Bu gidişle daha çok devam edecekleri de kesin gibi.
29 Haziranda Gündoğdu da eylem alanında Laz Marks Emice olarak sahaya çıktık ve İzmir’in direniş ve barikat günlerini dinledik insanlardan bolca. İzmir’de Haziran ayının ilk günlerde büyük çatışmalar çıkmış, Alsancak’ta barikatlar kurulmuş, paylarına düşen biber gazı ve polis, polis milislerden orantısız şiddetlerini görmüşler. Birkaç gün sonra polisin uyguladığı orantısız şiddet azalınca insanlar forumlara yönelmiş. Bildiğim kadarıyla her ilçede forumlar düzenli bir şekilde yapılıyor.
Meydandaki maçtan on beş gün sonra tekrar çağırıldık İzmir’e. Yeniden İstanbul’dan yola çıktık forumlarda maç yapmak için.
İlk maçı Gündoğdu forumunda yaptık. Üç yüz katılımcının olduğu maçta tinercilerin tacizine rağmen yinede maçı yaptık. Tabiplerin sahip çıktığı maçı coşkuyla tamamladık. Gezi komünü ve ruhunu oradaki katılımcılarla paylaştık.
Bu maçtan sonra Narlıdere forumuna hızla gittik… Çok güzel bir ortama katıldık. Biz gittiğimizde tartışmalar sürüyordu, hafif ulusalcı söylemler ve onun tartışmalarına denk gelmiştik. Yedi yüz elli insanın katıldığı forumda herkes istediği her şeyi saygı çerçevesinde konuşuyordu. Saat akşamın onu olsa da kimse yerinden kıpırdamadı ve bizde sahaya çıktık. Hem güldürdük hem düşündürdük. Hamsiyi, Fadime’yi ve Çarşı’yı anlattık. Meselenin üç fidan değil bir odun meselesi olduğunun altını çizdik. 12 Eylülden sonra sokaklara alanlara çıkmışlar olarak bu ülkeye barış özgürlük ve demokrasi getirmeden evlere geri dönmeyeceklerinin sözünü aldık.
Emiceye olan sevgi saygılarını insanlar belirtti ve Narlıdere K.S derneğinde hem bundan önceki forumları ve yapılacak çalışmaları değerlendirdik.  Narlıdere, gençlikle geçmiş birikimi buluşturmuş, hatta kaynaştırmış gibi gördüm. İlçenin kendine has güzellikleri var ve bunu pozitif bir kazanıma çevirmekte kararlı gençler görmek bizi mutlu etti.
Bir gün sonra Bornava forumunda sahaya çıktık. Yüze yakın katılımcı yeni başlamış oldukları forumun içeriğinin doldurulması konusunda kararlar aldılar. Bizde onları dinledik. Orta yaş kuşağın egemen olduğu ama gençlerinde işin içinde olduğu bir forum gördük. Laz Marks Emice olarak bol gollü coşkulu bir maç yapmaya ve içten samimi bir ortamın hakkını vermeye çalıştık. Odun meselesini deştik, Çarşı’dan ve Gezi’den selamlar ilettik. Eğelenirken ağlattık ama sokakları, parkları terk etmeyeceğiz sözünü aldık.
Yetmiş altı yaşındaki kadının öfkesi ve kararlılığı görülmeye değerdi; “Muhteşem, muktedir kibirli zat gitmeden mücadeleyi bırakmayacağım ve ölmeyeceğim…” demesi İzmir ve bu forumları açıklıyor gibi geldi bana…
“Gezi Direnişi” hepimize şunu gösterdi, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, hayat artık 31 Mayıs öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılacak. Muhteşem muktedirin sonu göründü ve adına devrimciyim, sosyalistim diyen statükocuların da ezberleri bozuldu. Onlarda ya bu değişime ayak uyduracak ya da tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gideceklerdir.
Titreyip kendine gelenlerle biz yeni bir ülke ve dünya kurma yolunda devam ediyoruz, edeceğiz…
Yepisyeni şeyler söylemek adına yola devam…
Haldun AÇIKSÖZLÜ
23 Temmuz 2013

İstanbul

3 Mart 2013 Pazar

Hayatım, bi kırbeşlik olduk be ya!



12 Eylül'den önceye yani 78'lilere yetişememiştim çünkü ben 68'liydim...
Doğduğum ve büyüdüğüm yer piyangotepe, namı değer küçük Moskova...
Sekiz yaşındaydım gerçek CEM'e katıldığımda...
İlk kan gölünü, faşistlerin taradığı kahvenin önünde gördüm...
Ucundan yetişsem de yazılamara ÇBS(çizgisi belirsiz sosyalistler) olarak "tek yol devrim" yazmayı öğrenmiştim...
İlk boykota seksen öncesinde katılmıştım...
Cemseyi, tüfeğin dipçiğini askerin postalını hep o yıllarda tanıdım.
İlk dayağımı ulucanlar cezaevi önünde yedim...
Gırgır ve cumhuriyet gazetesi okuyarak lisede solculuk yapıyordum arkadaşlarımla...
"Yeni Başlayanlara Marx" ve "Manifesto" okumasıyla marksizmle tanıştım...
Zülfü Livaneli, Ruhi Su dinliyorduk ki Ahmet Kaya çıktı karşımıza...
Beytepe de yemek boykotu, yurt, otobüs işgali derken, yarın ve gökyüzü dergisini tanıdım...
Aşkla tanıştım, aşık oldum bildiğiniz, utana sıkıla yaşadık...
Aselsan direnişi, cezaevleri ziyaretleri, biliyordu bilincimi...
Toplumsal kurtuluşu, okudum öğrendim...
Kürtlerin özgürleşmesi gerektiğine inandım..
Komünist olduğum için tiyatro yapmam gerektiğini düşündüm...
İlk intiharımı yaşadım yirmi yaşımda...
12 Eylül faşizmini sahneye çıkaran ilk oyunda görev aldım...
Canları şenlendirmek için yola çıktım arkadaşlarımla...
Sokaklar, alanlar, fabrikalar "sokağın tiyatrosu"nun mekanları oldu...
Newroz piroz be! Demeyi öğrendim...
1 Mayıs da meydanlarda oldum...
Dil tarihin avlusunda faşistlere kafa tutmayı, barikatlarda polisle çatışmayı doksanların ilk yarısında öğrendim...
Sivas da otuzüç arkadaşımızı bırakıp döndüm...
Yoldaşlıklar yaptık aşklarımızla...
İhaneti gördüm, yaşadım aşklarımda, yoldaşlıklarımda...
8/1 den, 312 den ve 159'dan yargılandım ve ceza yedim...
Canşenliği'yle Anadolu'yu dolaştım bir kaç kez...
Avrupa'yı gezdim karış karış, oyunlarımızla...
Adana da kebap yemeyi şalgam içmeyi öğrendim kaçarken...
Misafir oldum bir ay cezaevinde PKK'lilere...
Mehmet bey oldum askerde... Olmasaydım iyiydi ama...
Yalnız kaldım, battım çıktım hayatın denizinde...
Herşeye sıfırdan başlamayı , bilmem kaçıncı kez öğrendim...
Gençlerle yeniden turladık sokakları Anadolu'yu...
Boğma rakılarla "serhoş" olmayı, "Meryem Meryem'e..." yi öğrendim...
Kürdistan'ı tanıdımfestivallerde, Dersim'i, Amed'i, Botan'ı dünya gözüyle gördüm...
Gidipte geri dönmeyenleri tanıdım...
Aldatmayı ve aldatılmayı sevmedim...
En yakınımın; sevdamda, işimde, aşımda, mutluluğumda gözü olduğunu bildim...
İntiharlarla kendime gelemedim...
Yıkılışlar çözülüşler, yeniden başlayan biten aşklar gibi sürdü...
İçimdeki Ankara tükenmişti, denizlere açılmak kalmıştı bir...
Köleleşerek özgürleşmeyi öğrendim...
İstanbul'a uçtum yarımla...
Diğer yarım Ankara da kaldı...
Aşkım Ankara da, aklım istanbul da yaşamaya çalıştım bir süre...
'Daşı doprağı altın' bu şehirde dişle tırnakla tutunmaya çalıştım...
Çok çalışarak nasıl aç kalınabileceğini öğrendim...
Boyumdan büyük işlere kalkıştım...
İlk kitabımı elime aldığımda Arev Nehir'ime rakip geldiğini anladım...
Emice oldum dolaştım durdum dünyayı...
Bu yaştan sonra futbola başladım kapitalistlere goller yağdırdım...
Coştum, coşturdum alkışı da yuhlanmayı da gördüm...
Sığamaz oldum kabıma, davalar duruşmalar gırla gitmeye başladı...
Kanunsuz oldum mal varlığımı sıfırladım... İpimle kuşağım durumu yani...
Lafımı sözümü hiç esirgemedim, dümdüz konuşmayı CAN babamdan öğrenmiştim...
Kurumlaşmadım ve kurumların altında ezilmedim...
Antikapitalist bir komünist olarak yaşamayı sevdim...
Denizinde sonuna geldim, bitmiş aşklarımda kendimi yenileyemedim...
Yeni bir şehirin olmadığını, şehirlerimin arkamdan geldiğini yaşadım...
Bir kırbeşlik ömrümün sayfasını kapatırken yayımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkürler...

Haldun Açıksözlü 

Şubat 1968-Şubat 2013

26 Kasım 2012 Pazartesi

Atdan inmeyen sülüman...

http://www.youtube.com/watch?v=RSy03FxPMvM&feature=share&list=UUa6WAZlX2bu4Sa3Tv-62SxQ

29 Eylül 2012 Cumartesi

Sömürgeyi görmeyen tiyatro yapamaz!

ANF'de yapılan Röportaj;

Haldun Açıksözlü ya da daha çok kişinin tanıdığı adıyla 'Laz Marks.' Kendisi, Canşenliği Oyuncuları kurucularından. Tanınırlığını artıran ise politik stand-up'ı "Laz Marks" oldu. Son üç yılda 200'ü aşkın kez sahlelenmekle kalmadı; pek çok dava açılmasının da sebebi oldu. Hatta oyununda Türk Başbakan Erdoğan''la ilgili bir fıkra anlatmasının akabinde, hapis istemiyle yargılandı. Açıksözlü, 'Sümela´nın Şifresi'nde de, rol almıştı. Oyuncu Haldun Açıksözlü ile Türk tiyatrosunu; dünü ve bugününü konuştuk...

Tiyatronun etki alanı ile mevcudiyeti hangi tarifinize uyuyor? Bu tarife göre Türk tiyatrosu ne durumda?

Tiyatronun ortaçağ, aydınlanma çağı hatta 20. yüzyıldaki gibi bir etki alanı yok. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte eğlence kültürü değişti. Sinema, televizyon ve giderek bilgisayarın egemen olduğu bir eğlence dünyası ile kültürü gelişti. Tiyatro bir eğlence aracı değil; günümüzde bu nedenle de etki alanı çok sınırlı. Bence tiyatro değişimin sanatıdır. Onu, değişmeye ve değiştirmeye ihtiyacı olanın sanatı olarak görüyorum. Diğer sanatlardan en önemli farkı, budur. Doğası gereği statükocu değil devrimcidir, yenilikçi ve demokrasiden yanadır. Tiyatro agon (çatışma) üzerine kuruludur. Diyalektiktir özünde bu; tez (oyun) antitez (seyirci) ve sentez (oyunun sonunda varılan fikir) içerir. Böyle söyledim diye bütün tiyatro edimlerinden bunu beklemek mümkün değil. Buradan bakarsak aslında bugün ülkemizde yapılanın tiyatro olmadığını bile söyleyebiliriz ama bunu tarihçilere bırakalım. Roma döneminde de tiyatro adı altında pornografik gösteriler yapılıyordu. Şimdilerde ülkemizde yapılanın da bundan pek farklı olduğunu düşünmüyorum. RTÜK sansüründen dolayı yapamadıkları küfür ve erotik sahneleri, tiyatroya popüler yüzlerle aktarma işine tiyatro diyorlar ki bu zenginlerin eğlence dünyasında, bara gitmeden önce, sözüm ona entelektüel bir eylem oluyor. Böyle olunca da kendinden menkul bir tiyatro yapıla geliyor ve hayata, sokağa, tarihe düşen hiçbir şey kalmıyor. 

'TÜRKİYE'DE OYUNCU DEĞİL TAKLİTÇİLER VAR' 

-Şimdilerin az önceki yaptığınız eleştirisini de dikkate alarak; eskilere dönüldüğünde aklınıza neler geliyor?

Birinci cumhuriyetin aydınlanma döneminde Türk tiyatrosu altın çağını (1960–-1980) yaşamış ve toplumsal dönüşümün içinde yer almıştır. Bir bakıma sosyal ve kültürel sorumluluğunu yerine getirmiştir. Ancak günümüzde çöken “birinci cumhuriyetin” altında kalmış ve geleceği göremez duruma gelmiştir. İlerici ve geliştirici tüm özelliklerini yitirmiştir. Toplumsal dönüşümle hiçbir bağları kalmamıştır. Sadece vereceğim bu örnek yeterlidir bunu kanıtlamaya; ülkemiz 12 Eylül döneminden daha ceberut ve faşizan bir dönem yaşıyor; cezaevleri aydın, gazeteci, öğrenci ve öğretim görevlisi kaynıyor ama bir tek tiyatrocu içerde değil! Hatta yargılanan tek tiyatrocu Laz Marks’dan dolayı benim. Bu, gerçekliği gözler önüne seriyor gibi. Tiyatronun kendisi için var olma dönemini yaşadığımızı hep birlikte görüyoruz. Bir şey kendine bu kadar dönerse kokar ve bozulur! Türk tiyatrosu hâlâ eski tiyatrodan, yani cumhuriyet dönemi Türk Tiyatrosundan besleniyor, denilebilir mi? Mesela bugün için oyuncu yetişiyor ancak yazar yetişmiyor, sanki… Sanat ya da tiyatro ne kadar toplumcu olursa olsun mutlak entelektüel bir yanı da taşımak zorunda. Brecht’in dediği; ‘biz bilim tiyatrosu yapmıyoruz ama bilimsel çağın tiyatrosunu yapıyoruz.’ Ülkemizde bilim, sanat, demokrasi ve adalet nasılsa, tiyatro da öyledir. Yani köhnemiş, eskimiş ve bugüne söyleyecek sözü olmayan bir edimdir, bugünün tiyatrosu. Ülkede yaşanan bütün sosyoekonomik sıkıntılara adeta üç maymunu oynamaktadır. Bu nedenle de eskimiş ve eskimekte olan oyunları temcit pilavı gibi yeniden sunuyorlar. Yazar yetişmesi için özgürlük olacak, özgür olamayan birey, insan, yazar olamaz. Çünkü her oyun yeni bir dünya kurmak, demektir ve yeni bir dünya kurmaya cesareti olmayan toplumlarda yazar yetişmez. Oyuncu dedikleriniz ise bence sadece iyi taklitçilerdir! Oyuncu yorumlayan ve açı koyandır. Ben, birkaç oyuncu adayı -altını çizerek söylüyorum oyuncu adayı- dışında oyuncu göremiyorum.

-Bu, Türk tiyatrosuna mı özgü? Dünya tiyatrosuyla karşılaştırdığınızda benzerlik veya farkları nasıl sıralarsınız?

Çok uzun cevabı olan bir soru. Bizimki gibi “muz cumhuriyetleri”nde tiyatro-sanat zor bir iştir. Ya saray soytarısı olacaksın, ya biri size “yürü ya kulum” diyecek öyle tiyatro yapacaksınız ya da bizim gibi toplumun dinamikleriyle omuz omuza hem sahnede hem de alanlarda olacaksınız. Dünya ya da Avrupa bu aşamaları geçip tiyatronun kendine yani insan ile insanın yüz yüze yaptığı sanata bir nevi ritüele dönmeye çalışıyor. Böyle olunca aramızda dağlar kadar fark açığa çıkıyor. Temsil tiyatrosu denilen yani tamamen ‘şov’ diyebileceğimiz çalışmalar var, bir de. Biraz önce bahsettiğim gibi tiyatronun özüne gitmeye çalışan çalışmalar var. Şunu da es geçmeden söylemek gerekiyor; bir ülkedeki tiyatro gelişmişliği gazete ve kitap okumakla doğru orantılıdır. Böyle olunca da biz daha çok gerilerden takibe devam ederiz.

'AKP DİNDAR DEĞİL; BİLDİĞİN FAŞİST!' 

-Tiyatro, egemenin de sanat ve toplumculuk bakımından olmasa da; zaman zaman ilgi alanına dahil oluyor. Geriye gidince; Tevrat ve İncil'de işlenenlerin anlatılmasını dert edinenlerin, kendilerince bir zamanlar yasakladıkları tiyatroyu kurduklarını hatırlıyoruz. AKP'nin de tiyatro üzerinden yürüttüğü son 'düzenlemeler' için bu mantığı akla getirmek çok mu zorlama olur? 

Ben pek buna katılmıyorum. Yani, ‘AKP kendi dinsel kimlikli tiyatrosunu yapmak istiyor, bunun için de devlet ve şehir tiyatrolarında düzenlemeye gidiyor’ fikrine pek katılmıyorum. AKP her alanda devleti yapısal düzenlemeye çalışıyor, bu yapısal düzenlemeden erkin yani devletin ve statükonun tiyatrosu da, nasibini alıyor. “Bunlar ‘milli görüş’ten geliyor, İslamcılar, o nedenle de her şeye ve tiyatroya da ‘kara peçe’ giydiriyorlar, her şeyi dindarlaştırıyorlar” gibi söylemlere pek değil hiç katılmıyorum. Çünkü birincisi bu iktidar dindar değil ve derdi de toplumu dindarlaştırmak değil. Dindar hükümet, Uludere ve Pozantı’da olduğu gibi, çocukların katline göz yummaz, gençlerin onar onar, yüzer yüzer ölüme gitmelerine seyirci kalmaz. Müslüman halkların Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da olduğu gibi; emperyalist ve kapitalistlerin katline göz yummazdı. Çok dağıtmadan toparlayacak olursam; paradoksumuzu bu hükümetin dindarlığı üzerine kuramayız. Bu hükümet, bildiğiniz liberalmiş gibi görünen abdestli kapitalistlerin paracı çıkarını koruyan faşist bir hükümettir. Kendi dışında kimseye tahammülü olmayan bir diktatörlük kurdular. Sanırım biraz uzattım ama bu tespitimi söylemeden ödenekli tiyatrolardaki yapısal değişimi anlayamayız. Bu hükümet, devleti sivil-sosyal bütün sorumluluklarından kurtarmak istiyor ve bu amaçla da adımlar atıyor. Benim gibi devletin tiyatrosuna karşı olan biri için aslında gerekli adımlar atılıyor ama yeterli midir bu tartışılır... Çünkü biz devletin tiyatrosu olmasın, derken devlet tiyatrolara destek olmasın, demiyoruz. Tam tersine devlet tiyatro ve sanat adına ne yapılıyorsa ona destek olmalıdır. Birinci cumhuriyetin elitist-kemalist zümresinin tiyatrosu sadece desteklenmemelidir. Halkın içinde üreten, tiyatro yapan herkes ödedikleri vergilerin karşılığını da, tiyatrolarına destek olarak alsınlar, alalım.

'KÜRDİSTAN'IN, KIBRIS'IN SÖMÜRGE OLDUĞUNU GÖREMEYENLER...' 

-Son zamanlarda, genel tablonun tiyatro için başvurucuların sayısında düşüşü işaret ettiği söyleniyor. Bu bir gerçekse, yorumunuz nedir? 

Benim bu konuda çok bir bilgim yok ama sanırım bir yanılgı var. Çünkü üniversitelerde açılan tiyatro bölümlerine bakarak bunu anlayabiliriz. Ama bu mezunlar, öğrenciler tiyatro yapmak istiyorlar mı, yapıyorlar mı, işte önemli olan, bu… Gençlerin tamamı televizyon ekranlarındaki dizilere, bir nevi temaşaya katılmak ve meşhur olmak istiyorlar. Yani kimse tiyatro yapmak istemiyor, dizilerde meşhur olmayı bekliyor. Aslında anlaşılır bir durum. Çünkü tiyatro zor, meşakkatli ve ekonomik olarak karşılığı çok az. Politik duruş sergileyenler için ayrıca engeller de olunca “ben dahil” kimse tiyatro yapmak istemiyor. Şehir-devlet tiyatroları ile özel tiyatrolarda, kuruluşlarda sergilenen oyunlar arasında söz konusu olmayı hak eden farklar görüyor musunuz? Ben çok fark göremiyorum. Sadece özellerde daha rahat küfür ediliyor ve belden aşağı söylem açıklıkla yapılıyor, o kadar. Suya sabuna dokunuyormuş gibi ama kendinden menkul oyunlar sergilemeye devam ediyorlar. Bu topraklarda çok ciddi bir toplumsal dönüşüm var ama bunu tiyatroda göremiyoruz. Kürtlerin, Lazların, Arapların, Alevilerin bu düzenden ve işleyişinden rahatsızlıkları var ve biz hangisini sahnede görebiliyoruz? Göremiyoruz çünkü bu ülkenin aydını ve sanatçısı toplumsal dönüşümün arkasında kalmıştır. Misal Kürdistan’ın, Kıbrıs’ın sömürge olduğunu göremeyen sansürcü zihniyet maalesef bugünün tiyatrosunu yapamaz!

'RESMİ AĞZIN DIŞINA ÇIKAMIYORLAR' 

-Mizahla devam edelim… Türkiye mizah için, kalitesini bilemem ama malzeme bakımdan epey zengin. Buna rağmen yankılandıran, derdini anlatan bir güce ulaşamıyor mu? 

Bu alan sanırım biraz daha hızlı ve yaygın ilerliyor. Hem malzemenin çok olması sizin iyi yemek yapacağınız anlamına gelmiyor. Nice malzemenin heba edildiğini hep birlikte gördük, görüyoruz. Mizah dergileri ve şov insanları tarafından birçok eğlenceli dergi, gösteri, film ve dizileri hep birlikte görüyoruz. Ama nedense hiçbiri toplumsal dönüşüme dokunamıyor ya da o alandan beslenemiyor. Burada da haklılıkları yok mu? Var bence. Çünkü ceberut bir iktidar ve antidemokratik uygulamalarla Demokles’in kılıcı gibi mizahçıların tepesinde duruyor. Sürekli dava açıyor ve para cezasına çarptırıyor. Böyle olunca da özgür ve özgün şeyler çıkmıyor, sanırım. Mizah dergilerinin vazgeçemediği bir dil var; esasta o dil, eleştirdikleri egemenin ta kendisine ait. Söz gelişi, "terörist" kavramını kullanmaya mecburlar mı? Bazen biz Türkiye Devleti’ni küçümsüyor ve onun ideolojik aygıtlarını kavrayamıyoruz. Ben bu devlete “üçüncü Bizans imparatorluğu” diyorum. Sanırım bu fikre katılanlar vardır. Yani TC bin küsur yıllık bir devlet geleneğinden geliyor ve bu anlamıyla belleğini yaratmıştır. Aydın, sanatçı ve bilim insanı için bu resmi ağızdan kopuş kolay değildir. Bu resmi ağzın dışına çıktığınızda; dışlanmayı, aç kalmayı ve cezaevine girmeyi göze alacaksınız. Bu da biraz cesaret biraz da tarihsel bilinç ve sorumluluk işidir. Ama siz de biliyorsunuz; bu ülkede bunu yapan az da olsa insan var. Kürtlerin özgürlük mücadelesini anlayan ve Kürt halkının değişiminin yanında yer alan insanlar da, var. Konu buraya gelmişken, bir soru da ben sorayım: Sizce bu süreçte Kürt halkının yanında yer aldığını sözüyle ve yaptıklarıyla beyan eden sanatçılara ne kadar sahip çıkılıyor? Kürt illerinde yapılan festivallerde kimlere yer veriliyor ve neden? Popülizm hastalığı hepimizi biraz tutsak almış, değil mi? Misal bizim “Laz Marks” Anadolu, Avrupa ve Kürdistan’da birçok il ve ilçede oynandığı halde Amed’ de hiç sergilenmemiştir. Bu beni üzüyor ve kırıyor. Ya sizi?
Ölmüş canlar bahçesi Mezarlıklarla dolu etrafımız Genç, yaşlı bedenleri ekiyoruz tohum gibi Kadınlar ve çocuklar önden gidiyor... Ölülerimizi yariştıyoruz Sayılar çoğalırken tane tane Yitiriyoruz ruhlarımızı Havada uçuşuyor sözcükler ve bedenler Paramparça olmuşuz... Topraklarımız dolup taşmakta, Ektiğimiz tohumlar ölülerimizdir Saymakla bitmiyor... Şimdinin ölüleri, geçmişin ölüleriyle yarıştalar Geleceğin ölülerini gömmek için Yani hepimizi gömmek için... Eylül 2012 İstanbul-Ankara
Yazılmışlar Yazgımızın yazı bitti Mevsim sonbahar Ölümün sesi kış, kapımızda Yapraklar dökülecek önce Yalanlar gibi Çıplak kalacak bedenlerimiz, gövdemiz Sararan yapraklar gibi Sararmış bedenler ölümü imgeliyor Sonu ve sonsuzluğu barındıran Süreç akıp gidiyor... Dökülüyor tek tek Sarı yapraklar ve bedenler Bu gidişle Soğuğa ve yalnızlığa çırılçıplak kalacağız Ve ölüm gibi bir şey olacak Ve sonsuzluk içinde bir son... Eylül 2012 İstanbul