26 Kasım 2012 Pazartesi

Atdan inmeyen sülüman...

http://www.youtube.com/watch?v=RSy03FxPMvM&feature=share&list=UUa6WAZlX2bu4Sa3Tv-62SxQ

29 Eylül 2012 Cumartesi

Sömürgeyi görmeyen tiyatro yapamaz!

ANF'de yapılan Röportaj;

Haldun Açıksözlü ya da daha çok kişinin tanıdığı adıyla 'Laz Marks.' Kendisi, Canşenliği Oyuncuları kurucularından. Tanınırlığını artıran ise politik stand-up'ı "Laz Marks" oldu. Son üç yılda 200'ü aşkın kez sahlelenmekle kalmadı; pek çok dava açılmasının da sebebi oldu. Hatta oyununda Türk Başbakan Erdoğan''la ilgili bir fıkra anlatmasının akabinde, hapis istemiyle yargılandı. Açıksözlü, 'Sümela´nın Şifresi'nde de, rol almıştı. Oyuncu Haldun Açıksözlü ile Türk tiyatrosunu; dünü ve bugününü konuştuk...

Tiyatronun etki alanı ile mevcudiyeti hangi tarifinize uyuyor? Bu tarife göre Türk tiyatrosu ne durumda?

Tiyatronun ortaçağ, aydınlanma çağı hatta 20. yüzyıldaki gibi bir etki alanı yok. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte eğlence kültürü değişti. Sinema, televizyon ve giderek bilgisayarın egemen olduğu bir eğlence dünyası ile kültürü gelişti. Tiyatro bir eğlence aracı değil; günümüzde bu nedenle de etki alanı çok sınırlı. Bence tiyatro değişimin sanatıdır. Onu, değişmeye ve değiştirmeye ihtiyacı olanın sanatı olarak görüyorum. Diğer sanatlardan en önemli farkı, budur. Doğası gereği statükocu değil devrimcidir, yenilikçi ve demokrasiden yanadır. Tiyatro agon (çatışma) üzerine kuruludur. Diyalektiktir özünde bu; tez (oyun) antitez (seyirci) ve sentez (oyunun sonunda varılan fikir) içerir. Böyle söyledim diye bütün tiyatro edimlerinden bunu beklemek mümkün değil. Buradan bakarsak aslında bugün ülkemizde yapılanın tiyatro olmadığını bile söyleyebiliriz ama bunu tarihçilere bırakalım. Roma döneminde de tiyatro adı altında pornografik gösteriler yapılıyordu. Şimdilerde ülkemizde yapılanın da bundan pek farklı olduğunu düşünmüyorum. RTÜK sansüründen dolayı yapamadıkları küfür ve erotik sahneleri, tiyatroya popüler yüzlerle aktarma işine tiyatro diyorlar ki bu zenginlerin eğlence dünyasında, bara gitmeden önce, sözüm ona entelektüel bir eylem oluyor. Böyle olunca da kendinden menkul bir tiyatro yapıla geliyor ve hayata, sokağa, tarihe düşen hiçbir şey kalmıyor. 

'TÜRKİYE'DE OYUNCU DEĞİL TAKLİTÇİLER VAR' 

-Şimdilerin az önceki yaptığınız eleştirisini de dikkate alarak; eskilere dönüldüğünde aklınıza neler geliyor?

Birinci cumhuriyetin aydınlanma döneminde Türk tiyatrosu altın çağını (1960–-1980) yaşamış ve toplumsal dönüşümün içinde yer almıştır. Bir bakıma sosyal ve kültürel sorumluluğunu yerine getirmiştir. Ancak günümüzde çöken “birinci cumhuriyetin” altında kalmış ve geleceği göremez duruma gelmiştir. İlerici ve geliştirici tüm özelliklerini yitirmiştir. Toplumsal dönüşümle hiçbir bağları kalmamıştır. Sadece vereceğim bu örnek yeterlidir bunu kanıtlamaya; ülkemiz 12 Eylül döneminden daha ceberut ve faşizan bir dönem yaşıyor; cezaevleri aydın, gazeteci, öğrenci ve öğretim görevlisi kaynıyor ama bir tek tiyatrocu içerde değil! Hatta yargılanan tek tiyatrocu Laz Marks’dan dolayı benim. Bu, gerçekliği gözler önüne seriyor gibi. Tiyatronun kendisi için var olma dönemini yaşadığımızı hep birlikte görüyoruz. Bir şey kendine bu kadar dönerse kokar ve bozulur! Türk tiyatrosu hâlâ eski tiyatrodan, yani cumhuriyet dönemi Türk Tiyatrosundan besleniyor, denilebilir mi? Mesela bugün için oyuncu yetişiyor ancak yazar yetişmiyor, sanki… Sanat ya da tiyatro ne kadar toplumcu olursa olsun mutlak entelektüel bir yanı da taşımak zorunda. Brecht’in dediği; ‘biz bilim tiyatrosu yapmıyoruz ama bilimsel çağın tiyatrosunu yapıyoruz.’ Ülkemizde bilim, sanat, demokrasi ve adalet nasılsa, tiyatro da öyledir. Yani köhnemiş, eskimiş ve bugüne söyleyecek sözü olmayan bir edimdir, bugünün tiyatrosu. Ülkede yaşanan bütün sosyoekonomik sıkıntılara adeta üç maymunu oynamaktadır. Bu nedenle de eskimiş ve eskimekte olan oyunları temcit pilavı gibi yeniden sunuyorlar. Yazar yetişmesi için özgürlük olacak, özgür olamayan birey, insan, yazar olamaz. Çünkü her oyun yeni bir dünya kurmak, demektir ve yeni bir dünya kurmaya cesareti olmayan toplumlarda yazar yetişmez. Oyuncu dedikleriniz ise bence sadece iyi taklitçilerdir! Oyuncu yorumlayan ve açı koyandır. Ben, birkaç oyuncu adayı -altını çizerek söylüyorum oyuncu adayı- dışında oyuncu göremiyorum.

-Bu, Türk tiyatrosuna mı özgü? Dünya tiyatrosuyla karşılaştırdığınızda benzerlik veya farkları nasıl sıralarsınız?

Çok uzun cevabı olan bir soru. Bizimki gibi “muz cumhuriyetleri”nde tiyatro-sanat zor bir iştir. Ya saray soytarısı olacaksın, ya biri size “yürü ya kulum” diyecek öyle tiyatro yapacaksınız ya da bizim gibi toplumun dinamikleriyle omuz omuza hem sahnede hem de alanlarda olacaksınız. Dünya ya da Avrupa bu aşamaları geçip tiyatronun kendine yani insan ile insanın yüz yüze yaptığı sanata bir nevi ritüele dönmeye çalışıyor. Böyle olunca aramızda dağlar kadar fark açığa çıkıyor. Temsil tiyatrosu denilen yani tamamen ‘şov’ diyebileceğimiz çalışmalar var, bir de. Biraz önce bahsettiğim gibi tiyatronun özüne gitmeye çalışan çalışmalar var. Şunu da es geçmeden söylemek gerekiyor; bir ülkedeki tiyatro gelişmişliği gazete ve kitap okumakla doğru orantılıdır. Böyle olunca da biz daha çok gerilerden takibe devam ederiz.

'AKP DİNDAR DEĞİL; BİLDİĞİN FAŞİST!' 

-Tiyatro, egemenin de sanat ve toplumculuk bakımından olmasa da; zaman zaman ilgi alanına dahil oluyor. Geriye gidince; Tevrat ve İncil'de işlenenlerin anlatılmasını dert edinenlerin, kendilerince bir zamanlar yasakladıkları tiyatroyu kurduklarını hatırlıyoruz. AKP'nin de tiyatro üzerinden yürüttüğü son 'düzenlemeler' için bu mantığı akla getirmek çok mu zorlama olur? 

Ben pek buna katılmıyorum. Yani, ‘AKP kendi dinsel kimlikli tiyatrosunu yapmak istiyor, bunun için de devlet ve şehir tiyatrolarında düzenlemeye gidiyor’ fikrine pek katılmıyorum. AKP her alanda devleti yapısal düzenlemeye çalışıyor, bu yapısal düzenlemeden erkin yani devletin ve statükonun tiyatrosu da, nasibini alıyor. “Bunlar ‘milli görüş’ten geliyor, İslamcılar, o nedenle de her şeye ve tiyatroya da ‘kara peçe’ giydiriyorlar, her şeyi dindarlaştırıyorlar” gibi söylemlere pek değil hiç katılmıyorum. Çünkü birincisi bu iktidar dindar değil ve derdi de toplumu dindarlaştırmak değil. Dindar hükümet, Uludere ve Pozantı’da olduğu gibi, çocukların katline göz yummaz, gençlerin onar onar, yüzer yüzer ölüme gitmelerine seyirci kalmaz. Müslüman halkların Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da olduğu gibi; emperyalist ve kapitalistlerin katline göz yummazdı. Çok dağıtmadan toparlayacak olursam; paradoksumuzu bu hükümetin dindarlığı üzerine kuramayız. Bu hükümet, bildiğiniz liberalmiş gibi görünen abdestli kapitalistlerin paracı çıkarını koruyan faşist bir hükümettir. Kendi dışında kimseye tahammülü olmayan bir diktatörlük kurdular. Sanırım biraz uzattım ama bu tespitimi söylemeden ödenekli tiyatrolardaki yapısal değişimi anlayamayız. Bu hükümet, devleti sivil-sosyal bütün sorumluluklarından kurtarmak istiyor ve bu amaçla da adımlar atıyor. Benim gibi devletin tiyatrosuna karşı olan biri için aslında gerekli adımlar atılıyor ama yeterli midir bu tartışılır... Çünkü biz devletin tiyatrosu olmasın, derken devlet tiyatrolara destek olmasın, demiyoruz. Tam tersine devlet tiyatro ve sanat adına ne yapılıyorsa ona destek olmalıdır. Birinci cumhuriyetin elitist-kemalist zümresinin tiyatrosu sadece desteklenmemelidir. Halkın içinde üreten, tiyatro yapan herkes ödedikleri vergilerin karşılığını da, tiyatrolarına destek olarak alsınlar, alalım.

'KÜRDİSTAN'IN, KIBRIS'IN SÖMÜRGE OLDUĞUNU GÖREMEYENLER...' 

-Son zamanlarda, genel tablonun tiyatro için başvurucuların sayısında düşüşü işaret ettiği söyleniyor. Bu bir gerçekse, yorumunuz nedir? 

Benim bu konuda çok bir bilgim yok ama sanırım bir yanılgı var. Çünkü üniversitelerde açılan tiyatro bölümlerine bakarak bunu anlayabiliriz. Ama bu mezunlar, öğrenciler tiyatro yapmak istiyorlar mı, yapıyorlar mı, işte önemli olan, bu… Gençlerin tamamı televizyon ekranlarındaki dizilere, bir nevi temaşaya katılmak ve meşhur olmak istiyorlar. Yani kimse tiyatro yapmak istemiyor, dizilerde meşhur olmayı bekliyor. Aslında anlaşılır bir durum. Çünkü tiyatro zor, meşakkatli ve ekonomik olarak karşılığı çok az. Politik duruş sergileyenler için ayrıca engeller de olunca “ben dahil” kimse tiyatro yapmak istemiyor. Şehir-devlet tiyatroları ile özel tiyatrolarda, kuruluşlarda sergilenen oyunlar arasında söz konusu olmayı hak eden farklar görüyor musunuz? Ben çok fark göremiyorum. Sadece özellerde daha rahat küfür ediliyor ve belden aşağı söylem açıklıkla yapılıyor, o kadar. Suya sabuna dokunuyormuş gibi ama kendinden menkul oyunlar sergilemeye devam ediyorlar. Bu topraklarda çok ciddi bir toplumsal dönüşüm var ama bunu tiyatroda göremiyoruz. Kürtlerin, Lazların, Arapların, Alevilerin bu düzenden ve işleyişinden rahatsızlıkları var ve biz hangisini sahnede görebiliyoruz? Göremiyoruz çünkü bu ülkenin aydını ve sanatçısı toplumsal dönüşümün arkasında kalmıştır. Misal Kürdistan’ın, Kıbrıs’ın sömürge olduğunu göremeyen sansürcü zihniyet maalesef bugünün tiyatrosunu yapamaz!

'RESMİ AĞZIN DIŞINA ÇIKAMIYORLAR' 

-Mizahla devam edelim… Türkiye mizah için, kalitesini bilemem ama malzeme bakımdan epey zengin. Buna rağmen yankılandıran, derdini anlatan bir güce ulaşamıyor mu? 

Bu alan sanırım biraz daha hızlı ve yaygın ilerliyor. Hem malzemenin çok olması sizin iyi yemek yapacağınız anlamına gelmiyor. Nice malzemenin heba edildiğini hep birlikte gördük, görüyoruz. Mizah dergileri ve şov insanları tarafından birçok eğlenceli dergi, gösteri, film ve dizileri hep birlikte görüyoruz. Ama nedense hiçbiri toplumsal dönüşüme dokunamıyor ya da o alandan beslenemiyor. Burada da haklılıkları yok mu? Var bence. Çünkü ceberut bir iktidar ve antidemokratik uygulamalarla Demokles’in kılıcı gibi mizahçıların tepesinde duruyor. Sürekli dava açıyor ve para cezasına çarptırıyor. Böyle olunca da özgür ve özgün şeyler çıkmıyor, sanırım. Mizah dergilerinin vazgeçemediği bir dil var; esasta o dil, eleştirdikleri egemenin ta kendisine ait. Söz gelişi, "terörist" kavramını kullanmaya mecburlar mı? Bazen biz Türkiye Devleti’ni küçümsüyor ve onun ideolojik aygıtlarını kavrayamıyoruz. Ben bu devlete “üçüncü Bizans imparatorluğu” diyorum. Sanırım bu fikre katılanlar vardır. Yani TC bin küsur yıllık bir devlet geleneğinden geliyor ve bu anlamıyla belleğini yaratmıştır. Aydın, sanatçı ve bilim insanı için bu resmi ağızdan kopuş kolay değildir. Bu resmi ağzın dışına çıktığınızda; dışlanmayı, aç kalmayı ve cezaevine girmeyi göze alacaksınız. Bu da biraz cesaret biraz da tarihsel bilinç ve sorumluluk işidir. Ama siz de biliyorsunuz; bu ülkede bunu yapan az da olsa insan var. Kürtlerin özgürlük mücadelesini anlayan ve Kürt halkının değişiminin yanında yer alan insanlar da, var. Konu buraya gelmişken, bir soru da ben sorayım: Sizce bu süreçte Kürt halkının yanında yer aldığını sözüyle ve yaptıklarıyla beyan eden sanatçılara ne kadar sahip çıkılıyor? Kürt illerinde yapılan festivallerde kimlere yer veriliyor ve neden? Popülizm hastalığı hepimizi biraz tutsak almış, değil mi? Misal bizim “Laz Marks” Anadolu, Avrupa ve Kürdistan’da birçok il ve ilçede oynandığı halde Amed’ de hiç sergilenmemiştir. Bu beni üzüyor ve kırıyor. Ya sizi?
Ölmüş canlar bahçesi Mezarlıklarla dolu etrafımız Genç, yaşlı bedenleri ekiyoruz tohum gibi Kadınlar ve çocuklar önden gidiyor... Ölülerimizi yariştıyoruz Sayılar çoğalırken tane tane Yitiriyoruz ruhlarımızı Havada uçuşuyor sözcükler ve bedenler Paramparça olmuşuz... Topraklarımız dolup taşmakta, Ektiğimiz tohumlar ölülerimizdir Saymakla bitmiyor... Şimdinin ölüleri, geçmişin ölüleriyle yarıştalar Geleceğin ölülerini gömmek için Yani hepimizi gömmek için... Eylül 2012 İstanbul-Ankara
Yazılmışlar Yazgımızın yazı bitti Mevsim sonbahar Ölümün sesi kış, kapımızda Yapraklar dökülecek önce Yalanlar gibi Çıplak kalacak bedenlerimiz, gövdemiz Sararan yapraklar gibi Sararmış bedenler ölümü imgeliyor Sonu ve sonsuzluğu barındıran Süreç akıp gidiyor... Dökülüyor tek tek Sarı yapraklar ve bedenler Bu gidişle Soğuğa ve yalnızlığa çırılçıplak kalacağız Ve ölüm gibi bir şey olacak Ve sonsuzluk içinde bir son... Eylül 2012 İstanbul

11 Aralık 2011 Pazar

Basına

Laz Marks oyunu 20.04.2010 günü Çorum'daki gösterisinden dolayı, Çorum 1.Sulh ceza mahkemesinde görülen davada, 07/10/2011 günü "Kamu Görevlisine Görevinden Dolayı Hakaret" hükmüne karar verilerek 6.000(altıbin) TL para cezasına çarptırıldı. Bu hüküm davalı Haldun Açıksözlü tarafından temyiz edilmiş ve yargıtay süreci beklenmektedir. Diğer davalarsa devam etmektedir. Onların gün ve saatleri de aşağıda sunulmaktadır;

Tunceli/ sulh ceza da 6 aralık 2011 saat 9.00 da (suçu ve suçluyu övmek)

Amasya/ 1. sulh ceza da 29 aralık 2011 saat 11.05 de (hakaret)

Rize/ 2. sulh ceza da 18 ocak 2012 saat 10.40 da (Başbakana hakaret)

Demokrasi ve İnsan Hakları konusunda çok "ileri" bir aşamada olan ülkemizde, kendinden olmayanı kendi gibi düşünmeyeni suçlu ilan eden hükümet ve onun savcıları bir tiyatro oyununa bile tahammül edememiş, gülünüp geçilecek fıkralara ve esprilere, hoş görüyle yaklaşamamış ve dava üstüne dava açmaktadır. Bu kadar anti demokratik uygulamalar ve "düşünceyi ifade etme hakkı" konusunda ketum olanlar, yüzleşmeden ve bir arada yaşama bilincinden bahsetme hakkına sahip değildirler. Bütün bu uygulamara rağmen, nasıl ki alanlarda ve alanlarında haklarını savunan, Kürtler, Aleviler, İşçiler ve Devrimciler varsa, biz tiyatrocular olarak da kendi alanımızda haykırmaya ve demoratik hakkımız olan ifade özgürlüğümüzü kullanmaya devam edeceğiz. Bu nedenle Laz Marks Emice maçlarına(oyunlarına) devam ediyor, edecek. Aralık ayı oyun programı ve duyurusu aşağıda sunulmaktadır, ilginize bilginize...

Canşenliği Oyuncuları

Laz Marks Emice Son Maçlara Çıkıyor!

Üç yıldır sahalarda kalan Laz Marks Emice, sizinde bildiğiniz gibi süper lig de, uefa ve şampiyonlar liginde birçok maça çıktı(224). Bu maçların çoğunu galibiyetle bitirmesine rağmen hak ettiği şampiyonluğu şike ile elinden alınan Laz Marks Emice duyarlı kamuoyuna şu açıklamayı yaptı;

“Bacular uşaklar, üç yıldır sahalara çıkayrum, ezilenlerin ve işçilerin hakları içun. Habu oligarşiye, emperyalist kapitalist sermayadalara ve onun işbirlikçilerine karşı goller atayrum. 224 maçun çoğunda galibiyet sağladık bir kısım maçta berabere kalduk ancak birkaç maçtada yenilci alığumuzu açıklıkla söylemekta fayda vardur. Bu sonuçlara baktuğumuzda şampiyonluğu hak ettuğumuzu herçesler bileyi. Fakat şikeci yandaş taraftar medya grubu şampiyonluğuma el koymuştur. Bunu buradan protesto ediyor ve kınıyorum, ha bunun hesabu sorulacaktur diyorum… Aramızdan bazularu; “yahu laz Marks emice, ha bu yaşaduğumuz ülkede, cöreysun hercun birileri gözaltuna alınayu, kck, devrimci karargah, ergonokon derken hüçümet dışarıda adam bırakmadu, kadınlarumuza ve sularumuza yönelik şiddet taciz hızla ve artarak adeletinde katkılarıyla devam edeyi. Zamlar kıçımıza girmiş bizde suriye’ye girmenin derdine düşmüşüz. Senin derduna bak!” diyor. Tamam uşağum tamam, sizde haklusunuz ama biz de kendimuza dair sikintulardan bahsetmek istedik. Sahalarda ne pok yiyerruk, habu sikintilardan bahsettuğumuz içun davalar peşumuzu bırakmayu, ahan da Çorum daki maçtan suçlu bulunduk ve 6 bin lira ceza verdiler. Diğer mahçemelerde devam edeyi…

Neyse lafu fazla uzatmayalum habu son tur maçlaruna katulunda bol gollü maçlar edelum. Tribünleri dolu dolu cörelimde ezilenlerin ve işçilerin sesi soluğu olalum diyerrum. Maçlarda günceleme yaptığımı(ula zam anlamunda değil yenileme anlamunda diyorum) bildirir ve seyreden seyretmeyen bütün bacularu uşaklaru maçlara bekleyrum…”

200 bin km’yi, 224 maç ve 85 bin seyirci ile tamamlayan Laz Marks Emice’nin halen süren 4 davası(biri ceza ile sonuçlandı ve temyiz aşamasında) bulunmaktadır. Son maçlarına aşağıdaki yerlerde çıkacaktır…

Laz Marks Emice Maçları;

30 Kasım Malatya/ 18.00-20.30(Eğitimsen)

9 Aralık Maltepe/ İstanbul/19.30/Türkan Saylan K.M(M. Nazım Kültür Evi)

13 Aralık Ankara/20.00/Ankara Sanat Tiyatrosu(Eğitimsen 3 Nolu Şube)

15 Aralık Ayvalık/Balıkesir(Eğitimsen)

16 Aralık Edremit/Balıkesir(Eğitimsen)

17 Aralık Aydın/(Eğitimsen)

18 Aralık Çivril/Denizli (Eğitimsen)

21 Aralık Datça/Muğla(Eğitimsen)

23 Aralık Demre/Antalya (Eğitimsen)

24 Aralık Finike/Antalya (Eğitimsen)

25 Aralık Antalya (Antalya B.B)

Laz Marks

(poltik stand-up)

Yazan

Yılmaz Okumuş

Desen

Tuncay Akgün

Oynayan

Haldun Açıksözlü

http://www.facebook.com/lazmarks?sk=info

irtibat tel; 0554 738 36 90/ 0216 254 89 30

kucukdevletalper@gmail.com


· · · Paylaş · Sil

19 Ekim 2011 Çarşamba

temmuz 2009 da yazdığım ve yayınlanmayan yazım...

NE YAPMALI? GİRİŞ

Bazı zaman dilimleri vardır at izinin it izine karıştığı dönemlerdir.

Kimin “solcu” kimin muhafazakâr kimin liberal ve en sonunda da kimin sosyalist olduğu konusunda kafalar tamamen karışmış durumda. Elimizde bir ölçüt olmalı ki konuşulanları ya da konuşanları anlayabilelim. Tabiri caizse elimizde bir üfleme aygıtı olacak, konuşanların hemen üflemelerini isteyeceğiz ve promillerini(solculuklarını) ölçebileceğiz. İşte benim bu yazı dizisinin amacı bu aygıtı oluşturmak. Bu aygıtın ihtiyacı “her dost dosdoğru dost değildir” özlü sözünden çıkmıştır.

Bir bakıyoruz ki ayrılanlar, taraf olanlar ayrılmalarına rağmen, daha çok yol yordam biz de kaldı, diyorlar.

Taraftarlarını çoğaltmaya çalışanlarda kendilerini bu ülkenin her konuda bilirkişisi ilan etmişlerdir. Misal; “solculuğu taksim meydanına çıkmak ve AKP karşıtlığına indirgemişler” diyeceksin. Taksim meydanına çıkmayı küçümseyeceksin ama senin gençlerin, otel odasından pankart sallayacak ve sanki bu ülkede katillerden hesap sorulmasını bir siz istiyormuş gibi davranacaksın.

Militarizme en çok bunlar karşıdır ve sanki ilk kez askerlerin pisliklerini açığa çıkarmışlardır, gibi davranırlar. Yılardır 12 Eylülcüler yargılansın diye mücadele edenler, basın yayın organlarında “Yüksek Ova Çetesi”ni açığa çıkaranlar, Eşref Bitlis’in öldürüldüğünü, Cem Ersever’in katledildiğini, Turgut Özal’ın suikastta uğradığını yazanlar çizenler hiç hatırlanmaz ve bilinmez. Bu liboşlar sayesinde sanki, konular tartışılır oldu. Bu gerçekleri romanlarında yazıp yargılananlar ve ceza alanlar, ne oldu. TSK’ya karşı gerilla olarak savaşanları görmeyeceksin, duymayacaksın sadece ve sadece tarihi kendi “taraf”ından bahsedeceksin.

İşte bunlar gençlerin ve dahi bizlerin kafasını karıştırmaktadır. Bu yazı bir giriş olarak algılanmalı ve politik süreç de ne yapmamız gerektiğini tartışacağız. Üst perdeden ahkam kesen bir dil değil, arayış içerisinde bir bakışla yaklaşacağız konulara. Ama tavrımız mutlaka net olacak. Bütün bu karmaşa önümüze sunulan iki seçenek çıkıyor. Ya A-K-P’nin taşeronluğunda Fettuhülerin şeriatı gelecek ya da askerlerimizin koruması altında laik cumhuriyete devam edeceğiz. Ben toptan yıkalım diyorum, fark etmez hepsini birden yıkalım. Şeriattan kaçarken militarizm kucağına oturmak pek sağlıklı değil çünkü. Bizim askerlerin Kürdistan da yaptıkları ortada, onu göremediniz madem 2 Temmuz Sivas da oteldeki arkadaşlarımızı korumak yerine Alibaba mahallesini ablukaya alıp Alevileri ve devrimcileri tecrit etmelerini hatırlaya bilirsiniz. Hele balık hafızalı değilseniz “12 Eylül”de asılan devrimcileri hatırlaya bilirsiniz. Militarizm militarizmdir, bunun iyisi kötüsü olmaz. Bizim devrimci mücadelemizde askeri yöntemleri kullanıyor olmamız, militarizmi olumlamaz.

Ağustos ayının sıcağında şu yol haritasına ve Kürt meselesine soldan, soldan bir bakalım ve ne yapmamız gerektiğini bir bir tartışalım istiyorum. Öncelikle bu kadar karışıklık içerisinde bizim turnusolumuz yani ölçütümüz ne olacak.

90’lı yıllarda savaşın boyutlarının çok büyük olduğu yani köylerin yakıldığı, o bin operasyonların yapıldığı dönemde biz “yaşasın halkların kardeşliği”, “savaşa hayır” diyorduk. Mahkemelerden mahkemelere koştururken, bazı arkadaşlarımız “siz tiyatrocusunuz, bu işlere karışmasanız olmaz mı, bak hep sorun çıkıyor karşınıza, sanatınızı icra edemiyorsunuz.” Diyorlardı. Bizde onlara cevap veriyorduk Brecht’in sözüyle; “bu kadar kan ve gözyaşını görememek aptallıktır. Bunları görüp de müdahale etmemek hainliktir. Biz ne aptalız ne de hain olabiliriz.” Diye cevap veriyorduk. Yetmiyor bir de; “yirmi otuz yıl sonra diyelim ki Kürt halkı yok edildi. Sana çocukların, torunların sormayacak mı; yanı başında bir halk yok edilirken baba-anne sen ne yaptın?” diyorduk.

Pandora’nun Kutusu;

Bugün gelinen noktada yol haritasıyla ağustos sıcağında yeni bir süreç başlayacak. Adeta “Pandoranun Kutusu” açılacak sendromuna giren bir bekleyişe girdi insanlar. Aman kutudan çıkan ilk şeylerden korkup sonunu beklemezlik etmeseler iyi olur. Ateşkes sürecini TC bu sefer adam gibi değerlendirse iyi olur. Yoksa kan ve gözyaşı dinmeyecek. Bu savaşın sona ermesi iki taraf içinde kaçınılmazdır. Yol haritasında ne çıkacağını bilmiyoruz ama hükümetin verebilecekleri olarak basına yansıyanlar çok komik. Misal köy adları değişecekmiş, merak ettiğim şimdi Kürt köyü olan eskiden Ermeni Köylerinin adları ne olacak. Kürtçe yayın yapan özel TV’lere izin verilecekmiş, üniversitelerde Kürdoloji bölümü açılabilir, falan filan. Yani çok ete dişe dokunur bir şey yok, anlayacağımız.

Ağustos sıcağında Öcalan’ın çizeceği yol haritasından ne çıkacak bilmiyoruz ama Pentagonu pek memnun etmeyeceği kesin. Çünkü zaten ABD, Kürt meselesinde çözümü Barzani ve AKP de görüyordu ki olmadı. Bir referandum sayılabilecek 29 Mart seçimlerinde Kürt Halkı, “önderliği” ve DTP’yi seçti. Seçim sonuçları, “süreci” bugüne taşıdı. Liboşlar başta olmak üzere herkes Öcalan’ın yol haritasını merakla bekliyor. Çünkü herkes kabul etmiştir, çözüm İmralı adasından geçiyor. Liboşları korkutan, kutudan çok şey çıkması. Şimdiden uyarı yazısı yazmaya başladılar bile(misal E. Özkök’ün 18 temmuz da ki yazısı).

Türkiye sosyalist mücadelesinin önünü açacak bir süreç diye, düşünüyorum. Madem bu ara, çokça sınıf ve emek eksenli bir mücadelenin zamanı diyoruz, o zaman Kürt meselesinin çözülmesi hepimize iyi gelecektir.

Bu konuda biz ne gibi bir tavır geliştireceğiz. Turnusol nedir? Sosyalistler, devrimciler ne diyor. Diyebiliriz ki biz ne dersek diyelim, “atı alan Üsküdar’ı geçecek”. Olsun biz yine de eşeğimizi sağlam kazığa bağlayalım ve iki tarafa da en azından biz demiştik deriz. Çünkü şuan politik bir etkinliğimiz olmasa da tarihe şerh düşmekte fayda vardır. Öcalan’ın kutudan ne çıkaracağını bilmiyoruz ama Kürt özgürlük mücadelesinin geldiği bu nokta da; anadilde eğitim, Kürt halkının anayasa da tanınması, savaş mağdurlarının telafisi, tutsaklara özgürlük, 12 Eylül ile başlayan savaş suçlarının ve suçlularının yargılanması ve buna bağlı olarak da yeni anayasanın yazılması gerekmektedir. Bu ve buna benzer taleplerle, 30 yıl süren savaşta mağdur olmuş kadınların, çocukların bir bir yaraları sarılabilir. Savaşın ekonomik yükünü çeken işçilere ne çıkar burada bilmiyoruz ama onların kayıplarının tekrar kazanılması için büyük ve top yek ün bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Şimdi biz bunları, bu sistemin daha demokratik ve insandan yana olması dileğiyle önerdik. Bunun olmayacağını hepimizde biliyoruz. Çoğu sosyalist arkadaşımızda Kürtlere buradan bakıyor ve diyor ki, bu sistem de çözüm yoktur. Sosyalizm gelecek dertler bitecek, esprisinde takılıp kalıyorlar. Hem sosyalist olup hem Kürt meselesinde Kürt halkından yana olamayız mı acaba? Yani bizim bugün turnusolumuz ne? Ne yapmalı? Sokaktan hayattan çözümler gerek, sırça köşklerimizden yazdıklarımızın bir ehemmiyeti yok, bugüne hemen şimdiye bir çözüm yani politika yapmak gerekiyor.

Politika sıcaktır, teoriyse soğuk. Nedense biz hep teoriyi seçiyoruz, soğukta kalalım diye. Teoride yanlış yapmak çok mümkün değildir ve ortalama şeyler söyleyebilirsiniz, genel geçer de denebilir buna. Kürt meselesinde mesela, ulusların kendi kaderleri tahin hakkı vardır dersiniz. Ama Kürt halkının kendi kaderini tahin etmesini, içinize sindiremezsiniz. Burada ölçüt politikasızlıktır, belirlemezsen belirlenirsin. O yüzden biz, bir an önce ne yapacağımıza karar vereceğiz.

Gelinen süreci değerlendirirken diyeceğiz ki, artık Kürt özgürlük mücadelesi savaşla kazanacağı noktanın sonundadır, siyasi süreci değerlendirmek zorundadır, işte yol haritası da sanırım son kez bu açılımı dayatacaktır. Sonrasında ne olur, çok bilinmeyenli bir denklem olarak görülüyor. Ama bu mücadele kart, kurttan Kürt Halkı’na gelmiştir ve devletin televizyonun da Kürtçe yayın yapılmaya başlanmıştır. Bunların kazanım olduğunu bilmek ve görmek gerekiyor. Ama nihaiyi sonuç bu mudur? Hayır asla…

Bu sürecin barışa verilmiş son şans olduğunu görmeliyiz ve bu anlamıyla egemenlerin mutlak adım atmalarını sağlamak gerekiyor. Kürtlerin talepleri konusunda artık üç maymunu oynayamayacakları kesindir. Bizler Anadolu halklarının bir arada yaşama bilinciyle kardeşliğinden yana tavır almalıyız. Bu konuda sessiz kalma hakkımızda yoktur. Kürt meselesinde sistem çözüm üretemese de bir ilerleme kaydedeceği kesindir.

Bu çözüm, önderlik ve Kürt Halkı için yeterli olur mu bilinmez ama bizim için yeterli olmayacağı kesindir. Çünkü halkların kardeşliği ancak ve ancak sınıfsız, borsasız, sömürüsüz ve dahi sınırsız bir dünya da mümkündür. Bu şu demek değildir; bugüne, hemen şimdiye çözüme karşıyız ve gereksizdir.

Anadilde eğitim başta olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketinin bütün talepleri mücadelenin bir sonucudur ve bu anlamda da gereklidir.

Kürt Halkı özgürleşmeden işçi sınıfı özgürleşemez.

Soldan daha soldan çözümler önümüzü aydınlatıyor!

Haldun AÇIKSÖZLÜ