4 Ekim 2011 Salı

DÜŞEN DÜŞLERİM 4



Bu Araç Bizi Bir Yere Götürmez

DOĞAN GÖRÜNÜMLÜ ŞAHİN

Ailecek pikniğe gitmeye karar verdik. Yaz aylarının en yorucu ve aynı zamanda en keyifli işidir bu piknik işleri.

Kalabalık bir aile bizim ki. Herkes bir arada; alevi eniştemiz, Kürt gelinimiz var, Ermeni ahbabımız da aileden sayılır. Kıbrıs’tan gelen uzaktan akrabalarımızda bizimle pikniğe geliyor. Desenize epey bir eğlence var bugün. Arap komşumuz geliyormuş bizimle. Biz böyleyiz işte, çok kalabalık bir aileyiz, aynı ülkemiz toprakları gibi. O nedenle her istediğimizde becerebildiğimiz bir şey değildir bu piknik işleri. Biz bir araya geldik ama ortada araba yok, neyle gideceğiz pikniğe…

Muhabbet başladı herkes birbirine özlemini gideriyor tamam da, iyide araba nerede, yani bizi piknik alanına götürecek araçtan bahsediyorum.

Piknik alanına erken gitmek gerek, iyi yer kapabilmek için. Hem suya yakın hem gölgesi bol hem de düz alanları olacak ki, top oynayabilelim. Piknik de en önemli unsurlar, bunlardır.

Araba nerede kaldı, geç kalıyoruz aslında…

Herkes neşeli uzun bir kış, soğuk ve sevimsiz mevsimlerden sonra bahar gelmiş, hırgür ve çatışma bitmiş ve en sonunda da sıcakla tanıştık bu yaz. Yaz mevsimi her anlamda iyidir. Hem tatildir, hem sebzeler ucuzlar, ihtiyaçlar azalır ve en önemlisi, gelen bir tatil ve neşe havası hakim olur insanların yüreğine. Bizde bu modla evin önünde bekliyoruz bizi pikniğe götürecek aracı.

İşte geliyor beklenen araç.

O da ne, bu araba doğru araba mı? İnanmıyorum, bu bildiğin yerli araç, yerli sermayemizin gururu olmuştu bir zamanlar. Hatta yerli Mercedes olarak yuttururlardı. Araba yaklaştıkça daha anlaşılır oldu, bu araç bildiğin “doğan görünümlü şahin”. İnanmıyorum bu araçla mı biz pikniğe gideceğiz, yapma ya…

Kaptanda biraz tanıdık gibi, bu kaptan liberal görünümlü muhafazakâr değil miydi? Geçen evinin balkonundan konuşma yapmış, herkese mavi boncuk dağıtmıştı ama sonra da mahallenin ortasında herkese kafa tutmuş, gerekirse mahalledeki yarıya yakın çoğunluğunu kullanıp diğer yarıyı yok sayabiliriz demişti. Bu adamla pikniğe mi gidilir, diye yakınınca hemen Kürt gelin; çok yakınma sadece bizi piknik alanına götürecek, sonrasında bizimle olmayacak. Bu demokrat görünümlü ileri faşist diktatör bizi hiçbir yere götüremez bence, diye düşünsem de benim gibi düşünen pek bulamadım ve arabaya yerleşmeye başladılar.

Baksanıza, arabada “doğan görünümlü şahin”...

Alevi Kızılbaş enişte çok meraklıydı, barıştan yana görünümlü savaş çığırtkanı kaptanın arabasına binmeye, hem de ön kapıyı açar diye bekliyordu. Kürt gelinde arkasından bir açık kapıda o bulup yerleşmek istiyor araca, ya Ermeni ahbabımıza ne demeli, arkadaş mahallemizin en güzel adamının evini, barış güvercini besliyor diye yakılmadı mı? Ben anlamıyorum bu insanları.

İyi de arabanın içi dolu be, biz nereye sığacağız.

Kaptan oldu mu şimdi?

Bütün yandaşlarını toplamış, vay Cüneyt sende mi buradasın, vay solcu görünümlü fettuhiler hep toplanmış buraya. Her alandan adamı var. Demokrat görünümlü Kürt(!) faşist yazar Mehmet bey. Her şeyi tartıştığını söyleyen ama hükümetin uygulamalarını hiç tartışmayan yazar görünümdeki yandaş. Yıllarca Alevileri devlete satmaya çalışan hatta birkaç kez de başarmış, alevi görünümlü pazarlamacı Cem bey de burada.

Bizimkilere diyorum bu araç dolu, kaptan kendi adamlarını almış pikniğe götürüyor, bize yer yok. Hepsi birden olur mu, bize de bir kapı açar, bir yere sığarız. Bizsiz piknik mi olur, kaptan bilir bunları vicdanlı adamdır, balkon konuşmasını unutma diye sesler yükseldi.

Kıbrıslı akrabaya çok şaşırdım, o bile bir beklentiye girmiş, kardeşim daha düne kadar size besleme diyen bu değil miydi? Kürt geline ne demeli, ben Müslüman Kürtleri severim derken, sizi bölmeye çalışan o değil miydi? Baba mı hiç anlamadım, ya kırk yıllık işçisin, bu adam mahalleyi haraca bağlamış, işverenlere güllük gülistanlık bir düzen kurmuş, bak hala bu adamla bir yere gitmeye çalışıyor. Bu nasıl bir saflık anlamadım. Adam sizin örgütlerinizi aşağılıyor, yetkilerini elinden alıyor, siz halen ondan bir kapı açar diye beklenti içindesiniz.

Abartmış kaptan kameramanını da getirmiş, ne o canlı yayın ekibi mi de var?

Olur, her şey olur, baksana ortalıkta bir sürü haber kanalı var, kaptanın sözcülüğünü yapıyor. Haber TV görünümünde yandaş TV, en komiği de, herkes Müslüman görünümlü modern ayaklarına yatıyor ya ona bayılıyorum. Bizim evde karınca duası duvarda asılı diyenler ve benim annem de namaz kılardı diyerek, “doğan görünümlü şahin”e binmeye çalışanlar.

O da ne “yetmez yetmez ama” diye koşarak gelen, sivil toplumcu şimdi de AB’ci Murat, değil mi? Sosyalist görünümlü liboş deriz biz mahallede buna. Ama hakkını yememek lazım çok “birikim”lidirler bunlar, misal sosyalizmin bir alt yapı sorunu olmağını, sınıf çelişkisinin tali olduğunu “belge”lerle kanıtlamışlardır. Bu nedenle de kaptanın yanında yerlerini almaları hakları. Bir de ne demiş üstat; insan nasıl yaşarsa öyle düşünür. Adam mahallemizin tek köşkünde yaşayan adam, herhalde böyle düşünecek. Ha birde Fransızca biliyor, ana dili gibi.

Türbanlı ablamızda geliyor oda binecekmiş bu araca, ben anlamıyorum bunları bizim bu kaptan on yıldır mahallenin haracını yiyor, ali kıran baş kesenlik yapıyordu ama türban meselesini bile çözemedi. Yine de türbanlı ablam bu doğan görünümlü şahine binmek istiyor. Yüzünde ki makyaj ve giydiği markalardan anlaşılacağı gibi o sadece türbanlı görünümünde bir kokoş…

Ben vazgeçtim bu piknik işinden açıkça söyleyeyim, diye düşünürken mahalleden bazıları göründü. Sosyal demokrat görünümlü milliyetçi Kemal, muhafazakar görünümlü ırkçı Bahçeli, komünist görünümlü ulusalcı gençler, sivil görünümlü apoletli Doğu, yıllardır mahallenin haracını yiye yiye semirmiş yurtsever görünümlü Amerikan uşakları, yıllarca ücretlerini dolar olarak almış ama şimdi ulusalcı olduklarını söyleyen, yandaş kontenjanı dolu olduğu için muhalefet görünümlü yalakalar. Sanat alanın elitist, ayrımcıları; solcu görünümlü kıç yalayıcılar.

Bunlar nasıl olmuş da bir araya gelmiş derken, mesele anlaşıldı bağrışmalarından, kaptanı indirip yerine geçmek istiyorlar.

Gözlerime inanamıyorum bu “doğan görünümlü şahin”e sahip çıkıyorlar. Biz götüreceğiz insanları pikniğe, diye bağırıyorlar. Kardeşler bu araba hiç birimizi alamaz görmüyor musunuz? Tekerler inmiş, motor yağ yakıyor. Bu araçla bir yere varılmaz, hele komünist arkadaşlar bu araç kapitalizmin aracıdır. İzmir de kapitalizmi seçen bu araç değil miydi? Bununla değil pikniğe aşağı mahalleye bile gidilmez. Yapmayın arkadaşlar. Bırakın şu arabaya sahip çıkmayı, siz ezilenlere, emekçilere sahip çıkın. Biz yeter ki bir arada yaşamaya, birlikte piknik yapmaya karar verelim, kendi aracımızı yaratırız. Yürüyerek de olsa gideriz, uzun yürüyüşler bizim işimizdir. Bu kendi bile olamamış araçlara binmeyelim, para üzerine kurulan bu düzenlere kanmayalım. Biz en güzel pikniği, Kürt, Arap, Acem, Ermeni, Rum, Türk ve bütün halklar olarak yapabiliriz yeter ki görünümlere aldanmayalım.

Kerterizi sınıf perspektifinden, emek sermaye çelişkisinden alırsak mutlaka bineceğimiz araç sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın komün aracı olacaktır. Bu pikniğimiz yetmiş gün ya da yetmiş yılla sınırlı kalmayacak, sonsuza kadar yaşayacaktır.

Halaylı, horonlu, başkası değil kendisi olmuş insanlarla nice nice pikniklere…

DÜŞEN DÜŞLERİM 1


BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ










Bir “gemicik” düşünüyorum, kredi ile alınmış ama morgate değil. Uluslar arası sermaye ile bütünleşmiş, faiz oranı düşük bir kredi ile alınmış, bir “gemicik”. Bu “gemicik” aslında Nuh’un gemisidir. Yaşadığımız bütün olumsuzluklara rağmen bu “gemicik”, “ileri demokrasi” rüzgarının katkılarıyla, “muhteşem bir yüzyıla” bizi götüreceğine inanıyorum.

Okyanusa açılmak, “açılımlar” gibi uçsuz bucaksız denizlerde, kaybolmak gibi bir şeydir, aslında. Ama biz, nereye gideceğimizi ve kimlerle gideceğimiz biliyoruz.

Sizce “gemicik”de kimler olmalı?

Kolay değil, ta okyanusun öbür “taraf”ına gidecek. Uzun zaman alır bu süreç. “1. gemicik” mandacı zihniyete karşı gelmek adına, Adriyatik’te batmıştı.

Arap sermayesinin de, önemli katkılarıyla aldığımız “gemicik”de kimler olmalı? Gerçekten, bu çok önemli. Çünkü herkes kabul etmeli ki bu gemi “taraftarlara” ayrılmış bir “gemicik”tir. Biliyorsunuz ki okyanusun ötesinde, “bermuda şeytan üçgeni”ne takılıp, “gemicik”imiz batabilir.

İşte bu nedenle bu “gemicik”te; Müslümanlar olmalı ama “Müslümanlıkla kapitalizm örtüşmez” diyenler olmasın.

Aleviler olsun ama “devletin Alevisi olmayız, zorunlu din derslerine karşıyız”, diyenler olmasın.

Kürtler de olmalı ama “anadilinde eğitim isteyenler, özerklik, demokrasi, anayasal vatandaşlık isteyenler”, olmasın. TRT şeşe çıkanlar misal uygundur.

Solcular olsun ama statükocular olmasın, emeği düşündüğü kadar sermayeyi de düşünen, solcular olsun. Hala “sosyalizm, komünizm” diyenler olmasın, Allah aşkına.

Öğrencilerde olsun ama yumurta atanlar değil kesinlikle, jaguarı olanlar ya da en azından takım elbisesi olanlar olsun.

Memurlar da olsun ama işini bilen memurlar olsun.

Yavru vatan Kıbrıslılar da olsun ama beslemelerimiz olsun, bir Allah kuruşları olmayanlar olmasın, orada kamplarda, otellerde “on bin lira” verdiklerimiz misal olabilir.

İşçilerde olsun ama 4C, 4B yi kabul edecekler olsun.

Kadınlarda olsun ama turban taksınlar ya da turban takmasalar bile takanları, takmayanlar olsun ya da en azından kadının bu ülkede tek sorununun türban olduğunu düşünenler olsun.

Azınlıklarda olsun gemide, ama göstermelik kardeşliklere inananlar olsun. Halkların kardeşliği için, sınırların kalkması gerektiğine inanan azınlıklar olmasın misal.

İşadamları da olsun ama a-k-p şirketi dışında çalışanlar olmasın.

Hukukçularda olsun ama Kemalist elite karşı, İslamcı elitin HSYK da olmasını savunanlar olsun.

Sendikacılarda olsun ama sorun çıkaran, özelleştirmeye karşı çıkanlar olmasın.

Medya mensupları da olsun ama yandaş olanlar, huzur ve güveni bozanlar olmasın…

İşte Nuh’un “gemicik”i yani Mevlana’nın dediği gibi; “ne olursan ol yine de gel” dediklerinin hepsi, gemiciğimizde yerini aldı. Artık gemiciğimiz okyanusu aşıp, “bermuda şeytan üçgeni”ne takılmadan Pensilvanya ya varabilir. Kol saatlerinin çeşitleriyle dolu hediye sandığımızı Hoca Efendi’ye ulaştırabilir.“Gemicik”imiz böylece değil 2023’e, tam 3023’e kadar sorunsuz açıklara, açılımlara kavuşabilir.

Yok, eğer “gemicik”imiz de, belirttiğimiz insanların dışında birileri olursa, maazallah “gemicik”imiz,“bermuda şeytan üçgeni”nde, okyanusun dibini boylar.

Nedir bu, “bermuda şeytan üçgeni” ona bakmak gerek: Bir kenarı; “benim olmayan Kürtler” için çizilmiş KCK Operasyonu, bir kenarı; “statükocu Kemalistler” için çizilmiş Ergenekon, bir kenarı da; Devrimci Marksistler için çizilmiş, Devrimci Karargah Operasyonu.

İşte kim ki bu “gemicik”nin dışında kalır, bu şeytan üçgenindendir. Bunlar, ülkenin geleceğini karartmak isteyenlerdir. Bunlar A-K-P şirketimizin batmasına sebep olanlardır.

Her kim ki öyle davranır bizden değildir, “gemicik”e de binemez, o ZINDIKLAR.

Bu bir rüya değil, bu bir gerçek, hakikatse; “Ya bu “gemicik”e bineceğiz ya da üçgenin bir parçası olacağız”…


Haldun AÇIKSÖZLÜ

RED dergisi 2011 mart sayında çıkan yazım.

16 Eylül 2011 Cuma

DÜŞEN DÜŞLERİM 3



KORKUYORUM ABİ!

Birkaç kadeh içmedim iyi mi oldu, yok karaciğer de büyüme varmış yok sağlığımıza dikkat etmemiz gerekiyormuş, yok arada bir ara vermek iyi gelir diyerek bu akşam hiçbir şey ağzımıza koymadık, iyi mi oldu. Bir uyuyoruz bir uyanıyoruz. Kesintisiz uyku yok, ne severim kesintisiz uykuyu, aynı kesintisiz devrimler, sürekli devrimler gibi mutlu eder insanı…
O da ne? Bir ses mi duydum. Evet, kesin bir ses duydum, hırsız olmasın! Site içinde olsun, devletin polisi askeri bizi koruyamaz, özel güvenliği olsun dedik ama nafile, bak işini bilen hırsız yolunu bulmuş, evin içine girmiş.
Bence, hiç ses etmeyeyim ne bulursa alsın gitsin, canımdan olmak istemem doğrusu. Zaten bu yaşıma gelene kadar çok korkular atlattım. Seksenli yılların başıydı, seks yapmayın AİDS olursunuz dediler, aman çok eşli takılmayın, erir bitersiniz. Hele hele heteroseksüel ilişki dışına hiç çıkmayın dediler. Sonra bu hastalık en çok Afrika yerlilerinde görüldü birde eşcinsellerde. Tam AİDS’den kurtulduk derken, birden OZAN TABAKASI delindi, görmememiz gereken şeyleri gördük, ayıp oldu. Her an nefes alıp vermemizi sağlayan O2 bitecek diye spor yapmaktan vazgeçtik, yusufyusuf ortada dolandık. Bu sırada ülkemize özgü evrensel olmayan bir korku çıktı ortaya, PKK’nin, Kürtlerin ülkemizi bölecekleri korkusu. Milyonlarca kişi bu korkuyla geceleri uykusuz kaldı ama duvarların yıkılışıyla, bütün bir Avrupa paramparça oldu, bölünen bölünene durumu yani. Korkunun ecele bir faydası olmadığını gördük ama biz bölünmedik ve böleceğini düşünen(PKK ve Kürtler); “biz bölmeyeceğiz bir arada demokratik bir ülkede yaşamak istiyoruz” demeye başladılar. Otuz yıllık bir bölünme korkusuyla bugünlere kadar geldik.
Ben böyle derin konulara daldım ama hırsız dizüstü bilgisayarımı almıştır şimdi, çok önemli değil, canımdan daha kıymetli değil ya. İyi de son çalışmalarımı garantiye almamıştım, en iyisi müdahale edeyim…
Ben bu özel güvenliğe sorarım ama. Adamlara bak o kadar para alıyorlar… Hoş onların müdürünü gözüm tutmamıştı zati, hilal gibi bıyıklarıyla eski özel timci olduğu kesin, beni de tanıdı mı ne; “çok konuşmayalım beyler!” diye uyardı elemanlarını, sanki beni ima ediyordu. Bunlar doksanların ortasında yargısız infazları artırmış, köyleri yakıyor ve şehirlerde ev baskınlarında sorgusuz sualsiz devrimcileri katlediyorlardı. O zamanda illegalizmden korkmaya başlamış ve hep birden açık alana geçmiştik. Hepimizin cicili bicili partileri olmuştu. Hoş dergilerde, parti gibi çalışıyordu o günlere kadar. İsimler değişti, tabelalar büyüdü, fena olmadı da devrimciliğin, komünistliğin meşru olduğunu anlatabildik birilerine. Bu arada dünya da ve ülkemiz de büyüyen İslami hareketler hortladı ve yeni bir korku çıktı karşımıza; ŞERİAT. Hoş Uğur Mumcu’nun katlinden sonra ve “2 Temmuz Sivas Devlet Katliamı”ndan sonra mollaları İran’a gönderme çabamızda bu korkunun sonucuydu, pek beceremedik ki mollaların temsilcisi bir parti iktidara geldi. İşte şeriat geliyor diye yine milyonlarca insanımız geceleri uyuyamadı, benim gibi. Neyse ki askerler imdadımıza yetişti ve bizi korkulu rüyalardan kurtardı.
Bu arada ses kesildi, ya adam ne var yoksa götürmüştür ya da buzdolabında ki sarmanın başına oturmuştur. Yanına birde soğuk biralarımdan birini açtıysa, deyme keyfine. Bak o kadar da aklımdan geçti ben yiyim diye, neymiş kilo alırmışız, göbeğimiz 114 santimi geçmiş.
Aman be şu ölümlü dünya da nedir çektiğimiz.
Bir sarsıntımı oldu? Ne yoksa deprem mi oluyor. Birde diyorlar ki depremle yaşamayı öğrenin. Japonlar öğrendi de iyi mi oldu. Başlarına gelen ortada. Ben depremle yaşamak istemiyorum, ırkçılıkla faşizmle yaşamak gibi bir şey. Korkuyorum var mı ötesi. Hatırlarım tam doksanların sonunda başladı bu deprem korkusu. Büyük Marmara depremi hepimiz bir sarstı, yeryüzünü sarstığı gibi. O depremin ardına bekledik büyük İstanbul depremini. Yıkılan ve yerle bir olacak İstanbul’dan sonra, diye birçok senaryo yazıldı. Hatta devrimi bu depreme bağlayanlar oldu da.
Seldi, trafik terörüydü falan derken ölüme şerbetliymişiz ki bugünlere kadar geldik. Ama bu yaşlarda yani kırklı yaşlarda kalp krizi riski varmış çemberi, yani göbek çemberini daraltmamız gerekiyormuş. İyide kardeşim sarmaları sonuçta kaptırdık, hem de yaprak sarması ve ekşili Arap usulü. Ulan Arap usulü dedim de ne olacak bu Arapların işi, bir kalktılar ayağa, oturmaya pek niyetleri yok sanırım. Korkuyorum, bu isyanlar bizim ülkemize de yansırsa, bence iyi olmaz. Yok, aslında bende isyandan yanayımda bu Arapların ki kontrolsüz bir kalkışma. Yok canım hatta tam kontrollü, CİA yönetiyormuş zati. Ben böyle isyanları sevmem, beni korkutur kardeşim. Mısır Tahrir meydanlarında ki halleri neydi öyle, mini etekli kadınlarla, türbanlı kadınlar yan yana isyan ettiler, olmaz öyle şey. İsyan dediğin yukardan aşağı örgütlenip, bir disiplin içinde olmalı. Hatta askeri bir disiplin olmalı, askerlerde olsa iyi olur tabi, o zaman ona isyan değil darbe diyorlar ama fabrikalarda askerler bildiriyi okusa kurtarmaz mıyız?
Bende bu askerlerden korkuyorum da kardeşim onlarsız da olmaz ki. Hazır silahlı güç değerlendirmek lazım diye aklıma geliyor.
Neyse bu arada bizim hırsız ne yaptı sarmaları bitirdi mi? Yok canım tencere çok büyüktü tek başına yiyemez bence. Korkularımız hiç bitmiyor, 11 Eylülle birlikte EL KAİDE, BİN LADİN korkusu ne hale getirmişti bizi. Başta ABD olmak üzere batı dünyası milenyum çağına bir kabusla uyandı. Irak işgali, Afganistan derken bütün bir Ortadoğu savaş alanına çevrildi de korkular hafifledi. BİN LADİN’in geçenlerde naklen öldürülüşünden sonra, batı rahat bir nefes aldı denebilir. Bir şey soracağım gerçekten BİN LADİN öldü mü sizce, benim kafam karışıkta biraz.
Sonraları KÜRESEL ISINMA geyiği başladı, bakın ben bundan hiç korkmadım, ha eve yaptırdığım yedek su deposu mu? O ne olur ne olmaz diye, aslında bende susuz kalma fobisi var. Canım her şeyden de korkan bir adam değilim, misal KUŞ GRİBİ’nde çatır çatır tavuk yedim. Hem de ne zaman, KIRIM KONGLU KENE ülkemizde cirit atarken, ben pikniklerde mangalın başında tavukları götürdüm. Hatta hiç unutmam, bir bir SAHTE RAKI’dan insanlar ölürken, ben rakı içmeye hiç ara vermedim. Hoş bizim rakı garantiliydi. Çünkü boğma rakıydı ve arkadaşımızın annesi yaptığı için sorun yoktu ama olsun korkmadığımı göstermez mi bu.
Durun bir dakika bir şey düştü, büyük bir gürültü oldu, hırsız acemi galiba baksana bir buzdolabını bile açmayı beceremiyor. Gitti güzelim sarmalar.
Sarmaları düşünüyorsun sende, bir tuhafsın. Ya bilgisayar gittiyse? En iyisi bir bakmak, acaba işini bitirip gitmiş midir? Neme lazım ortalık iyice sessizleşsin sonra kalkarım. Hiç ses gelmiyor sanırım gitmiş.
“Baba baba kalk hadi! Bugün sen beni okula götüreceksin!”
O da ne? Gece bitmiş, kızım beni uyandırdığına göre. Ortalıkta hırsızda yok ama ben terlemişim, korkularımızı tekrar ederken, hem de nasıl. Uyanmak gerektiğini kızım hatırlattı bana, korku düşleriyle düşürmeye çalışıyorlar bizleri, tek tek ve hep birlikte.
Uyanmak ve bilmek gerek onların düzenine hizmet eden bütün bu korkularımızı.
Fakirler, açlar niye var? Orta sınıfı korkutmak için.
İşsiz kalma korkusu, işten atılma, kredi kartları, ev taksitleri, açlık korkusu barınma korkusu… Bitmez tükenmez tali korkular.
“Hadi baba uyan artık!” diyor kızım.
Haydi artık uyanalım ve asıl korkmamız gerekenin geleceğimizi belirleyememek olduğunu görelim. Bir arada yaşamayı beceremeyen insanlar olmamızdır asıl korkmamız gereken. Sermayenin her şeyi belirlediği ve insanın meta bile olamadığı, günlerin yakın olması, bizi kokutmalı.
Korkuyu beklemiyoruz artık, korkacak bir şey yok. Alanları dolduran bizler, örgütlü duruşlarımızla geleceğimizi belirliyoruz.
Siper yoldaşlığında, yeni bir sürecin içinde gelecek ellerimizle yükseliyor.
“Hadi baba uyan artık okula geç kalacağım!”
Uyandım kızım korkutamazlar artık bizi, ne KCK operasyonlarıyla, ne sahte ERGENEKON düzmecesiyle ne de DEVRİMCİ KARAGAH operasyonlarıyla. Çünkü bir arada durmanın ayrıcalığını yaşıyoruz.
Emek, özgürlük ve demokrasi için olmazsa olmazımız siper yoldaşlığıdır.
Tamam kızım, şimdi uyandım çünkü bütün korkularımı asıl ben korkuttum bir daha hiç gelemeyecekler…

30 Haziran 2011 Perşembe

yerli dizi, gereksiz uzun

Düşen Düşlerim 2
Yerli Dizi, Gereksiz Uzun
Bir dizi düşünüyorum; herkesi TV’nin başına oturtan, reytingleri tavan yapan bir dizi. Muhteşem bir dizi olsun istiyorum, BBC de bile yayınlanabilsin. Neymiş Arap kanalları, önemli olan Avrupa da, Amerika da yayınlanması. Öyle bir dizi olmalı ki, Spartaküs yanında halt etmeli. Bu dizi varya bu dizi, halkımızın beğenisiyle en az totalde yüzde 58 olmalı. AB de 15, shaer de 5 olsa yeter. Önemli olan, halkımızın geneli tarafından kabul görmesi.
Dizinin konusuna gelince, dizi hem hak’dan, hem halktan bahsetmeli. Zenginde olmalı, fakirde ama paranın nereden geldiği belli olmamalı. İkide bir Allah’ın adı anılmalı, sonra bol bol camii sahneleri ve bayrağımız yan yana görünmeli.
Değil mi ama? Yıllarca Amerikan filmlerinde kilise, Amerikan bayrağı görmekten, bir hal olduk. Zaten, bütün sevdiklerimiz Amerika’ya kaçtı, şey pardon gitti. Biz ülkemizi çok seviyoruz, bunu dizimizde belirtmeliyiz. Sonra, esas oğlan ve esas kız olmalı. Birbirini severler ama kavuşamazlar. Vadide geçmeli olay, kurtlar kuzular olmalı. Esas aşkın dışında, en az on tane daha, kavuşamayan “yan aşk hikayeleri” olmalı. Çünkü halkımız aşkı bilmediğinden, başkalarının aşkında kendini yaşıyor. Bunu Yeşilçam da öğrenmiştik.
Dayı yeğen olmalı, ama eziyete dönüşmeyen pasajlar olmalı. Sonra azcık solculuk olmalı. Mesela, solcu mahallesinde bazı bölümler çekilebilir, misal bir atölye sahnesi olabilir, tekstil atölyesi iyi fikir. Birde, mutlaka çok zengin ve iyi yürekli bir amca olsun(Hulusi Kentmen öldü, onun yerine geçecek biri olmalı), zaten zenginler hep iyi yüreklidir, varsıllığı nereden geliyor değil mi ama. Yoksullar olmalı; “tembel oldukları için yoksullar”, bunun mutlaka altı çizilmeli. Kolay kadın olmalı, su testisi suyolunda kırılır, kıvamının altı çizilmeli, üstüne ünlem konulmalı. Yakışıklı erkek, bu kolay kadınla birlikte olsa da, esas kızı sevmeli. Esas kızda, evimizin kızı, mahallemizin namusu kıvamında fazla cıvımayan, fazlada sert olmayan, herkesin evlenmek isteyeceği(evlenmeden önce bu kadını becermeyi, kimse aklından geçirmemeli). Her bölümde ağlasa iyi olur, halkımız ağlayan kadını sever. Ağla ağla bir hal olan kadının, aslında çok zengin olduğu çıkmalı. Kavağın yeli, asmanın konağı, yaprağın dökümü konu başlıklarında toplanan ve “uyu Türkiye halkları uyu” diye, kısaca özetlenen bu “dizi dizi diziler” furyasında, yerimizi alabiliriz artık. Cemaat işlerine bulaşmış, bir başrol gerekli. Senaryo arada ergenekonu, 28 Şubatı irdelerse, tadından yenmez. Hatta konsept danışmanları bir solcu, bir sağcı bir de orta yolcu olursa, dizinin inandırıcılığı artar. Zaten okumayan halkımız, gerçekleri de, bizim dizimizden öğrenir. Yani hayırlı bir iş yapmış oluruz. Sektördeki insanları istihdam ederiz. En az, birkaç sezon süründürecek, şey sürecek demek istedim, hikaye olmalı. Varsa çocuk, birkaç kez kaçırılabilir, çocuk yoksa esas kız kaçırılsa da olur. Töre işine girmeli, ama oradan çıkılmamalı, mümkünse. Birde, tabii paranın nereden geldiğini, göstermenin anlamı yok. Nasıl olsa ne önemi var. Bak, kriz bizi teğet geçti, ülkemize dolarlar aktı, biliyor muyuz nereden geldiğini. Demokratik bir tutum olsun dizide, ama kimin ne söylediği de anlaşılmasın. Düğün sahnesi olsun, ama evlenemesinler ya da evlenecek gibi olsun, evden çıkmasınlar. Sonra silahlar konuşsun, ama insanlar ölmesin. Figüranlar niye var, demeyelim, onlarda aksiyona katılsın. Kan revan içinde, kalınsın ama boğaza nazır, çay içmeyi unutmayalım. Şu rakılı, biralı küfürlü Behzat, tiplerinden vazgeçmeli. Halkımız içmiyor, kuru üzüm yiyor. Mutlaka, bir Cuma namazı sahnesiyle huzur bulan, refaha kavuşan, aklananlar olmalı. Caminin gölgesinde, ülke sorunları konuşulmalı, hareme girilmeli, harama el uzatılmamalı. Uçkuruna düşkün Osman dizi konusu yapılmamalı, ceddimizden bahsederken baltacılar, çadırlar ve haremde neler olduğu konuşulmamalı…
Yeter… Ben de, bu diziyi çok uzattım ve sıkıcı olmaya başladı. Ay içim daraldı…
13-14 yaş grubuna, yazılan dizilerle uyutulan halkım; artık bu sündürülmüş melodramlara, son verme zamanı gelmedi mi? Sanki bir dizinin içinde yaşayanlar gibiyiz, zenginlerin yazdığı bu senaryoda başrolü hep onlar kapıyor, çünkü sermayeleri var.
Figüranı, ışıkçısı, kameramanı, dekorcusu, makyözü hatta bir ilişki ile yan rol kapmış sanatçı abi, bir araya gelelimde işçilerin ezilenlerin başrol oynadığı “işçilerin dünyası” adlı filme, hem de sanatsal içerikli toplumsal filme geçsek, ne dersiniz?

24 Mart 2011 Perşembe


KIRK KÜSÜR YILLIK HAYATIM


Hayatım denen serüvenime, soğuk bir kış günü, Ankara da başladım. Aylardan şubattı, kısa ve telaşlı bir aydır, bilirsiniz. Tam ortasını, iki gün geçe, yani şubatın16. gününde, ağlaya ağlaya gelmişim, dünyaya. Unutulmaz bir yıl olmuş, doğduğum yıl. Romanlar, öyküler, filmler şiirler yapılmış, doğduğum yıl için. Kuşaklar anılmış, yılın adıyla. 1968 baharını görmüşüm, ama kundakta. Olsun, yinede etkilenmişim herhalde ki, hep demişim, asıl biziz 68’liler.
Ankara’nın kara kışı, bitmez geceleri ve varoşların, bir arada yaşamayı öğreten uyumuyla; günlerimi, top oynayarak geçirmişim. İlkokulu, ortayı, liseyi ve de üniversiteyi, hep Ankara da okudum. Orta yaşa kadar, Ankara da devam etti hayatım. Ankara, diğer şehirlere benzemez, bir zaman sonra mutlaka tükenir, kendini bitirir, sizde. Bende ki Ankara, 2005 de bitti ve artık İstanbul macerası başladı. Şimdi İstanbul da yazmaya, düşünmeye ve tiyatro yapmaya çalışıyorum.
“Tiyatroya kundakta başlayanlardanım, ilk sahne deneyimim…”
Diye başlayan, cümlelerle değil ama okul hayatımın, tiyatro ile sürdüğünü, söylemem gerek. Lisede(Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi), daha ciddileşen tiyatro çalışmalarımız, beni etkilemişti.
Dil ve tarih-coğrafya fakültesi, tiyatro bölümünü okurken, bir yandan da Canşenliği Oyuncuları’nı kurmuş, çalışmalarını sürdürüyorduk. Halen bu tiyatroyu ayakta tutmaya çalışıyoruz.
“Eğitimde Tiyatro” alanında; birçok çalışma yaptım. Çeşitli kurum ve kuruluşlarda, tiyatro eğitmenliği yaptım. İlköğretimlerde, liselerde, sendikalarda, derneklerde velhasıl; okul öncesi çocuklardan, emeklilere kadar, her yaştan ve her sosyo-ekonomik yapıdan insanlara eğitim verdim ve tiyatro yaptım.
Tiyatro metinleri yazmaya, oynamaya ve de yönetmeye devam ediyorum.
Masalların zenginliğinde çocuklarla birlikte oluyorum. Bu masalların bir kısmını görselleştirip TV formatında sunduk.
Forum tiyatro ve Sokak tiyatrosu alanında; insanların değişimlerine, katkıda bulunmaya çalıştım.
Anadolu’yu ve Avrupa’nın birçok yerini tiyatro turneleriyle gezdim. İnsanları gördüm, kentleri sokakları tanıdım. Öyküleri, tınıları dinledim. Yani tiyatro yaparak çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum.

17 Aralık 2010 Cuma

1 mayıs 2007

"maç sahada kazanılır!"
taksim 1 mayıs meydanı dövüşe dövüşe kazanıldı, işte belgesi...

15 Ekim 2010 Cuma

BİR DAĞ MASALI


BİR DAĞ MASALI


Baktığı gökyüzünde yıldızlar bir senfoni yapıyorlardı adeta. O kadar çok ve muhteşemdiler ki, şaşkın kalmış ve gökyüzünden alamıyordu kendini. Bir yerden başlamalıydı, kendisi için, insanlık için bir yerden başlamalıydı. Bu kadar yıldız, bu kadar gökyüzü birilerine anlatılmalı, gösterilmeli hatta belletilmeliydi. Çünkü umudun bu kadar yerlerde dolaştığı bu dönemde, bu yıldızlar yol gösterir, umut olur, kör yüreklere diye düşünüyordu.
Bu yıldızları, bu gökyüzünü gören gözler umudunu yitirir mi hiç? Şu koskoca kâinatın ortasında yeter ki sen parla, mutlaka bir gören olur. Biz nasıl ki bu yıldızları görüyoruz, Samanyolu’nu, Kutup Yıldız’ını, Takım Adaları’nı yani cümle âlemini görüyoruz ya. İçinden geçen ve bağırmak istediği; “biz sizi görüyoruz, ya siz bizleri, hatta beni görüyor musunuz?” ‘Evet, beni,’ diye düşündü, iki bin beş yüz metrede kurulan bir kampta kırk kişiden birisiydi ama kendini farklı görüyordu.
Buraya önceden de gelmişti ama yıldızlarla bu kadar hiç ilgilenmemişti. Belki de hava dumanlı olduğu için yıldızları bu kadar açık saçık hiç görmemişti. Uzandığı yerde hafif ürperse de soğuktan, yine de gözünü alamıyordu yıldızlardan. Onlar da beni görüyor mu düşüncesine takılmıştı. Onların binlerce yıl uzaktan geldiklerini biliyordu. ‘Peki, biz yani ben milyonlarca yıl öteye ışık saçıyor muyuz-m?’ diye düşünüyordu. “Hayatta yıldız olmak lazım,” dedi, kendi kendine. Sesli düşünmüştü. Böyle düşündüğü için birden irkildi. “yıldız olmak gerek” düşüncesi onu biraz acıtmıştı. Acaba içinde bir yerlerinde saklı bir “meşhur olma” düşüncesi mi vardı? Böyle olabilir miydi? Kendinden, kimi zaman şüphe duymuştu ama o kadar da değil. Bakılan, dinlenen birisi, hep göz önünde olmak mı istiyordu? Yani popüler olacaktı, takip edilecekti, o bir ikon olacaktı. Sadece “düşünce” olarak bile korkunçtu. Titredi ve bütün bu düşüncelerin şaşkınlığıyla, “Aklımdan neler geçiyor?” dedi. “Ben bunları istemiyorum ki. Her bir insan gibi yıldız olmaktı derdim. Yani popüler bir “yıldız” olmak değil ki derdim. Şimdilerde herkesin istediği gibi bakılan görülen hep konuşulan olmak değil derdim,” diye kendi kendini telkin etmeye çalıştı. Derin düşüncelere dalıp söyleniyordu, aslında bir yıldız olmak zorunda insan, her insan bir mucize değil miydi? İnsan seçilmiş değil mi? Binlerce sperm içinde başarıyı sağlayan değil mi? İyi de her insan, insan mı oluyor? İçinden çıkılmaz bir durumdaydı ve noktayı koydu: “Yıldız olmak lazım!” dedi ve bütün bu düşüncelere son verdi.
“Ne dedin anlamadım?” diye bir ses duydu. Yanından gelmişti ses. Bu sesin sahibi fiziği ile dikkatleri üstüne çeken ve kampın “yıldız”ıydı. Ne zaman yanına oturmuş ve onunla birlikte yıldızları seyrediyordu, hiç fark etmedi. Kendini toparladığında kokusunun güzelliğini fark etti ve ancak; “yıldızları saymak lazım” diyebildi. Gülümsedi güzel Ayça ve “Hangi birini sayacaksın, o kadar çok ki. Bence ömrümüz yetmez… Ama seni bu işte yalnız bırakmak istemem…”
Binlerce düşünce aklında yuvarlanıyordu. Kampın en güzel hatunuydu yanındaki ve ona bir imada bulunmuştu. Arkadaşlarıyla aralarında yapılan seçimde -ki üç arkadaş, üç sap da denebilir- kampın güzeli olarak onu seçmişlerdi. İçlerinde en yakışıklı olansa, hemen tasarrufunu yapmış, “Kimse heveslenmesin beyler, ben varken bu güzel hatunun size bakacağını aklınızdan bile geçirmeniz komik olur.” demişti. Hak verdiler doğal olarak ve zaten kendisi bu konularda pek aktif değildi. Yani böyle turlarda yaşanan şeylerin zorlama olduğunu düşünürdü. Yani anlamsız gelirdi, böyle yerlerde cilveleşmeler. Ayça: “Daldın yine, ne oldu?” diye uyardı onu. “Şey, yok bir şey…” dedi ve Ayça “Öyle olsun” derken iyice sokuldu, Dağlar’a. “Biraz üşüdüm de, sakıncası yoktur umarım?” diye sordu. Kekelemeden cevap vermeye çalışsa da, Ayça heyecanını anladı ve hemen konuyu dönüştürme çabasıyla: “Haydi başlayalım yıldızları saymaya…” Dağlar sanki bunu bekliyormuş gibi hemen atıldı:
“Haklısın hemen başlayalım saymaya…”
Dağlar Ayça’nın yıldızları sayma işini ciddiye almasına çok sevinmişti. Düşünsenize yıllardır düşündüğü ve çevresindeki herkese söylediği bir projeydi: “yıldızları saymak” Evet, bir proje sayılır onun açısından, hep kafasını meşgul eden bir proje. İmkânsız değildi onun için, yıldızları saymak. Bir yerinden başlamalıydı saymaya, en azından bir kısmı sayılırdı. ‘Hepsini sayamasak bile, bir kısmını sayardık,’ diye düşünüyordu. Ama bu projesini kime söylese hep ona gülüyorlardı. Kimse onu ciddiye almıyordu. “Ulan oğlum işin gücün yok kafa buluyorsun bizimle!” diyorlardı. Kadınlarsa, “kadınları kandırma yöntemi herhalde” deyip, “ben varım” diyor ve sayma numarası yapıyorlardı. “Aaa bak şu yıldız çok güzel” deyip, Dağlar’ın üstüne atlıyorlardı. Anlayacağınız kimse onun “yıldız sayma” projesini ciddiye almıyordu. Hatta bazıları; “oğlum eşeğin kuyruğundaki kılları sayarız daha kolay, hem aynı şey demiş ya Hoca!” diye espri yapıyorlardı. Ki bunlar en çekilmezleriydi. Neyse bunları bir yana bırakabilir artık. Çünkü gerçekten onunla birlikte yıldızları saymak isteyen biri vardı. ‘Gerçekten öyle mi, bana şaka yapmadı ya da diğerleri gibi geçiştirmedi beni değil mi?’ diye düşünmeye başladı. Bütün bu düşüncelerin aklından uçması için; “evet hemen başlayalım yıldızları saymaya…”
Ayça çaresiz ama heyecanlı bir sesle: “Nereden başlayalım, o kadar çoklar ve o kadar güzeller ki…” dedi.  Dağlar hazırlıklıydı, çok önceden bu anı kurguladığından. Hemen cebinden bir çerçeve çıkardı, yani bir dörtgen, “bir yıldız sayar,” dedi. Gökyüzüne tuttuğu yıldız sayara, Ayça hayranlıkla bakıyordu. “Şimdi bu kerterizimiz olacak, yani sabitleyicimiz. Bunun merkezine bir parlak yıldız alacağız ve onun etrafındakileri saymaya başlayacağız.” Ayça şaşkınlıkla; “sen bu işe epey kafa yormuşsun anlaşılan.” Birden Dağlar’ın eli ayağı boşaldı. “Yoksa ciddi değil miydin, yıldızları sayma konusunda?” Terlemeye başlamış, dili damağı kurumaya başlamıştı. “Hemen alınıyorsun, ben öyle bir şey demedim. Tabii ki yıldızları saymak istiyorum, seninle!” dedi Ayça. Seninle, kelimesine öyle bastırmıştı ki. Niyetinin ne olduğu ortaya çıkıyordu. Meselenin yıldız saymak olmadığı, asıl olanın onunla vakit geçirmek olduğu aşikârdı. Dağlar anlamamış gibi yapmayı tercih etmişti, yine de; “Bir an yanlış anladım sanırım, çünkü yıldızları saymaya başlamamız gerek ve buna bir yerden ve bir an önce başlamamız gerek…”
Ayça, Dağlar’ın bu işi çok ciddiye aldığını fark etti o an. Aslında o, bir oyun olarak görüyordu yıldız saymayı. Hatta Dağlar’la olan hoşlaşmayı da bir oyun olarak görüyordu. Kamptaki hoş ve çekici bir tip olan Dağlar’la bu süreçte eğlenebilirdi. Severdi böyle oynaşmaları, hiç ciddi bir ilişki yaşamamıştı, yani ilk yaşadığını saymazsak. İlk aşkı, sevgilisi ona bir travma yaşatmıştı. Kendinden yaşça büyük ve evli olan o adamla, tutkulu bir aşk yaşamıştı. Evli ve çocuklarının olduğunu bildiği halde bu adama tutulmuş ve tam beş yılını ona vermişti. Aslında bu ilişkide çok mutluydu Ayça. Bütün kadınlar gibi onun da annelik libidosu tavan yapınca, adamı zorlamış ve “senden bir çocuk istiyorum” demişti. İşte ilişkiyi bitiren süreç böylece başlamıştı. Adam “kesinlikle böyle şey olmaz!” diyordu. Ayça “ben senin çocuğunu doğurmak istiyorum ve soyadını bile taşımak zorunda değil,” diyordu. Ayça, ısrarla ben bu süreci tek başıma göğüsleyeceğim dese de, ikna edemedi adamı. Korkmuştu adam ve bunu gören Ayça’nın tutkusu bir anda yok oldu, söndü gitti. Erkeklerin nasılda korkak olduklarını görmüştü, anlamıştı. “Gayri Meşru” çocuğa bile cesaretleri yoktu. Ayça bu ilişkiden sonra bütün erkeklere aynı yaklaşıyordu; erkekler bir oyuncak ve onlarla oynamak gerek. Evet, Ayça için, artık erkeklerle yaşanan her şey bir oyundu. O da oyunda eğlenmeye ve zevk almaya bakıyordu.
Dağlar çerçevenin ortasına parlak bir yıldız bulmuştu. “Bak bu parlak yıldız kerterizimiz olacak. Onun sayesinde yarın kaldığımız yerden devam edebiliriz.” dedi.  Ayça, “O zaman hemen saymaya başlayalım,” dedi ve başladı. “Bir, iki, üç…”
Dağlar o kadar heyecanlıydı ki, yıldızları saymaya gerçekten başlamıştı, buna inanamıyordu. Kalp atışlarının hızlanışına takıldı ve bu sırada çok eskiden dinlediği bir masal geldi aklına. Hoş hiç unutmazdı ama kimseye de anlatmazdı. Ninesi anlatmıştı. Böyle bol yıldızlı bir akşamdı, o günlerde sayı saymayı yeni öğrenmişti. Ninesine sormuştu, gökyüzünde kaç yıldız vardır, diye. Ninesi de yıldızların sayısını bilmem ama sayılamayacak kadar hayatları yansıttıklarını biliyorum, demişti. Dağlar bunun üzerine; nine ben saymaya başlasam yıldızları, dedi. İşte o zaman ninesi, sana bir masal anlatayım diyerek başlamıştı bu masalı anlatmaya. Dağlar birden Ayça’ya baktı ve dedi ki; “sen yıldızları sayarken sana bir masal anlatayım mı?” Ayça, “seni dinlerken ben yıldızları nasıl sayacağım, bana söyler misin? O zaman ben sana yardım edeyim de bir an önce bu akşamlık yıldız sayma işini bitirelim.”
Çerçevedeki bütün yıldızları saydılar. 3849 adet yıldız saymışlardı. “Yoruldun mu?” diye sordu Dağlar.  Ayça; “çok çabuk geçti sanki, ben bir şey anlamadım, saymaya devam edelim mi?”
“Tamam ama ben sana ninemin anlattığı masalı anlatayım daha sonra devam ederiz,” diye ısrar etti Dağlar. Ayça iyice sokulduğu Dağlar’ın yüzüne anlamlı bir bakıştan sonra, “Anlat o zaman seni dinliyorum,” dedi.
“Ninem ben yıldızları saymaya karar verdiğim akşam anlattı bu masalı bana. Sende ‘bu akşam’ dedin ya, ‘yıldızları sayalım.’ Bende o nedenle anlatıyorum bu masalı. Çok çok eskilerde bir çoban varmış. Çobanın adı yokmuş ya da varsa bile kimse bilmiyormuş. Çobanın kendisi de bilmiyormuş adını, anlayacağın. İşi koyunlara bakmakmış. Geceleri bile onların yanından ayrılmazmış. Onları en güzel otlaklara götürürmüş. Her gece otlaklarda, çayırlarda, koyunları ve köpeğiyle birlikte yalnız başına kalırmış. Koyunlarını o kadar çok severmiş ki onlara tek tek isim verir ve her gece onları sayar ve isimleriyle çağırırmış.”
“Havanın açık olduğu gecelerde en sevdiği şeyi yaparmış; yıldızları seyretmek. Gökyüzünü seyrederken hep aklından geçirirmiş; ‘benim bu koyunlarım gibi bu yıldızların da sayısını bir bilebilsem. Aslında sayabilirim bu yıldızları. Evet, evet nasıl ki koyunları sayıyorum her sabah her akşam, yıldızları da sayabilirim.’ Böyle düşünceleri aklından hep geçiyormuş ama bir türlü yıldızları saymaya başlamamış ya da başlayamamış. Yine günlerden bir gün, hava o kadar açıkmış ki, adeta parlıyormuş. İşte o akşam karar vermiş çoban bütün yıldızları saymaya. Bir yerden başlamalı bu işe, şu köşeden bu köşeden derken, bir türlü karar verememiş nereden başlayacağına. ‘Böyle kararsız kalırsam bu kadar yıldızla nasıl baş edeceğim?’ diye düşünürken, köşedeki çok parlak yıldız yanıp sönmeye başlamış. Şaşkınlıkla bakakalan çoban, gözlerini ovuşturmuş. ‘Göz yanılması olsa gerek,’ demiş. Ama parlak yıldız yanıp sönmeye devam ediyormuş. Çoban gördüklerinin gerçek olduğuna ikna olmuş ve tam o sırada, uzaktan ve derinden bir ses gelmiş; ‘hey çoban beni duyuyor musun?’ Çoban önce anlam verememiş bu sese ve ses tekrar etmiş aynı sözleri. Çoban çaresizce ‘evet’ diyebilmiş, ancak.  ‘Beni duyuyorsan, artık seninle konuşma zamanı gelmiş demektir.’ demiş, yanıp sönen yıldız.”
“Çoban bir şeyler söylemeye çalışsa da yıldız onu susturmuş ve anlatmaya başlamış;  ‘bak çoban uzun süredir bizi izliyorsun. Hep bizi saymak ve isim vermek geçiyor aklından. Ama bir türlü başlamaya cesaret edemedin. Biz de seni izliyorduk, bakalım ne yapacak diye. Sonunda bu akşam karar verdin bizleri saymaya. Sonsuz sayıda olan biz yıldızlar, işte senin bu çabanı takdirle karşılıyoruz. Bu nedenle diğer insanların bilmediği bir şeyi paylaşmak istiyoruz seninle.’ Çoban çok heyecanlanmış. Duydukları onu şok etmiştir ama yine de; ‘sizi dinliyorum’ demeyi başarmış. Yanıp sönen yıldız devam ediyor anlatmaya. ‘Biliyor musun çoban her insanın bir yıldızı vardır gökyüzünde. Yani dünyada ne kadar insan yaşamışsa gökyüzünde o kadar yıldız vardır. Her insanın bir yıldızı vardır ve o insan bunu bilse de bilmese de onun adıyla o yıldız anılır ve onun adına parıldar. İnsan ölüp dünyadan yok olsa bile onun yıldızı gökyüzünde parıldamaya devam eder.’ Çoban merakla sormuş; ‘peki kayan yıldızlar, ışığı sönen yıldızlar ne oluyor?’  ‘Bak çoban, insanların yıldızları ne zaman kaybolur ve kayar biliyor musun? Bir insan ne zaman unutulursa, adını hatırlayanlar kalmazsa ve insanlığın onu unutmaması için ortada bir sebep yoksa o yıldız da artık söner ve kayar.’ ‘Peki,’ demiş çoban, ‘ismini unuttuğumuz ama bu dünyada yaşayan insanların yıldızları da yok olup gidiyor mu?’ Yanıp sönen yıldız, ‘evet, aynen öyle çoban, bir insan yaptıkları ve yaşadıklarıyla var olur gökyüzünde yıldız olarak. Onlar unutulursa, onun yıldızı da sönüp gider. Senin yıldızın da benim çoban. Sen şanslısın, çoğu insan, kendi yıldızıyla değil sohbet etmeyi onu hiç tanıyamadan yok olup gider. Sen tanıştın benimle, benim adım çoban yıldızı yani seninle aynı adı taşıyoruz. Ama benim yani senin başka bir ismin daha var, o da Kutup Yıldızı. Bundan sonra bu ismi kullanmanı istiyorum ve şunu da unutma ki biz yani seninle ben yolunu kaybetmiş insanlara, kılavuz olacağız. Yollarını bulmak için hep bize bakacaklar. İnsanların umudu olacağız. Her şeyin bittiği zamanlarda bile yanarak insanlara yol göstereceğiz. Bunu unutma.’ dedikten sonra yanıp sönmeye son veren yıldız, öyle bir parlamış ki çoban ne yapacağını bilememiş. İşte o günden sonra, bak şu karşıda parlak gördüğün yıldızın adı Çoban Yıldızı yani Kutup Yıldızı olarak kalmış.”
Ayça yarı uykulu yarı huzur dolu bir ses çıkarmış ama ne söylediği anlaşılmamıştı. Dağlar, “Aslında ben de bu masalı dinlediğim günden beri kendi yıldızımı arıyorum, gökyüzünde. Ama benimle konuşan hiçbir yıldız olmadı. Hep kendi yıldızımın peşinde oldum. Yıldızları sayarken kendi yıldızımı bulurum diye düşünüyordum. Aslında, belki de yıldız olmak istiyordum. Ve ben gökyüzünde yerimi almak istiyordum. Her insan bir yıldızdır, biriciktir. Ben de bir yıldızım, belki şu yıldız belki bu. Mutlaka gökyüzündeki yıldızlardan biriyim.” Dağlar kendinden geçmişçesine konuşuyordu. Onun konuşmalarını bir ninni gibi dinleyen Ayça uyumuştu bile. O gece Dağlar yıldızını bulamamıştı belki ama hayatının kadınını bulmuştu. Ayça ile kamp süresince hiç ayrılmadılar. Kamptaki son geceyi aynı çadırda geçirdiler ve bir daha ayrılmamaya karar verdiler.
Daha sonra iki yıldızları dünyaya geldi. Biri erkek diğeri kızdı. Birinin adını Kuzey diğerini Yıldız koydular. Ama gökyüzündeki yıldızları saymayı hiç unutmadılar. Şimdi dünyanın bir yerinde çocuklarıyla birlikte yıldızları saymaya devam ediyorlar.
Çünkü biliyorlar ki; bunu birileri yapmak zorunda, mutlaka yapılmalı…


Haldun AÇIKSÖZLÜ
İstanbul-İzmir

Ağustos-Eylül 2010